Keyifli Okumalar

CAMEKÂN

  • Editör: Yunus Emre Tozal

 

İstanbul Masalları
100 İstanbul Masalı
Ali Fuat Arıcı
Büyüyenay Yayınları

Masallar, küçüklüğümüzden beridir bizleri çok etkileyen, gelişimimizi sağlayan, hayatımızdaki gücünü hep korusa da biz büyüdükçe etkisini yitirdiğini zannettiğimiz anlatılar. Aslında masallar, hikâyeler, rüyalar, menkıbeler ve diğer anlatı türleri gibi, insanlığın kültür ve medeniyet dairesinde büyümesini ve gelişimini içinde bulabileceğimiz hazineler. Diğer bir deyişle zamanlar ötesine yolculuk yaparak şimdiki konumdan ve mekândan binlerce fersah öte tarafa geçebilmenin de köprüleri…

Konu İstanbul olunca elbette insan daha da heyecanlanıyor. Motifleri, biçimleri, mimarisi, şerbetleri, bahçeleri, erguvanları, camileri, medreseleri, kütüphaneleri ve daha sayamadığımız nice güzellikleriyle İstanbul başlı başına masalların çıkışına ilham veren bir şehir. İmparatorluklara başkentlik etmiş İstanbul’un edebiyat dünyasındaki yeri de müstesna. Şair, bestekâr ve sanatçıların esinlendiği İstanbul’da özellikle masallar kültür hayatının gelişimine zemin hazırlamış ve uzun yıllar boyunca yalılarda ve konaklarda masal geceleri düzenlenmiş; Ramazan aylarının ve kış mevsimlerinin vazgeçilmez bir unsuru olarak şehrin hafızasıyla bütünleşmiştir.

Bu çalışmanın farkı, İstanbul hakkında derlenen masalları bir araya getirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Kitabı hazırlayan yayınevinin muradıysa, kendi tabirleriyle, mübarek ve kadim şehrimiz İstanbul’un bu güzel masallarını okuyanların, anlatanların ve dinleyenlerin hüzünlerini, kederlerini ve mutluluklarını paylaşması ve tıpkı masallarda olduğu gibi ebediyete kadar masal tadında büyülü ve sıcak bir hayat sürmeleri.

Türkiye İçin Sırada Ne Var?
David Brewer Eddy
Çeviri: Osman Nuriler
Mahya Yayıncılık

Üzerinde yaşadığımız topraklar boş yere dünyanın gözdesi değil? Tarih öncesi çağlardan MÖ 7. yüzyıl Megara şehir devletine, Bizanslılardan Selçuklulara, Osmanlılardan günümüze dünyanın en kıymetli, en kıdemli, medeniyetlerini buluşturuyor, efsunlu güzelliklerini bütün cazibesiyle ifşa ediyor. Burası tarih boyunca diğer halkların ve ulusların yaşamak istediği bir medeniyet coğrafyası olarak jeopolitik önemini hep korudu. 

1913’te yayımlanan kitabında, David Brewer Eddy, Türkiye’deki gözlemlerinden yola çıkarak Hristiyan misyonerlik faaliyetlerini bir rapor titizliğiyle açık seçik anlatıyor. Balkan savaşlarından sonra kiliselerin, dikkatlerini Osmanlı İmparatorluğunun coğrafyasına ve Avrupa’nın özgür vilayetlerinde çıkan yeni fırsatlara çevirdiğini, kiliselerin hedef ve yöntemler belirterek nasıl misyonerlik faaliyetlerinde bulunduklarını ifade ediyor. Bu satırların olduğu gibi Türk okuyucusuna ulaştırılmasını öncelikle ahlaki bir çaba olarak değerlendirmek gerek.

Anadolu’da aktif görev almış misyonerlerin gönderdikleri raporlardan yola çıkarak hazırlanmış eser, misyonerlerin amacını da ortaya koyuyor. Türkiye’yi en önemli görev alanı olarak gören misyonerlerin yaptıklarını anlatan yazar, yer yer kendi çıkarımlarını da ortaya koymaktan çekinmemiş. Jön Türk Devrimi’ne olan muhabbeti, II. Abdülhamid hakkında hezeyana varan ifadeleri, Ermeni sorunu henüz rüşeym hâlindeyken yaptığı cesur ve subjektif yorumları, Türkiye’deki dinî hayatın İslami süreçleri hakkında Müslümanları töhmet altında bırakan suçlayıcı ifadeleri bir yana, söz konusu eser misyoner müfredatının nasıl kurgulandığını ve sahada nasıl işlendiğini görmek açısından çok kıymetli bilgiler sunuyor.

Kırk Şehir
Editör: M. Tevfik Göksu
Muhit Kitap

“Şehir, bütün uzuvları mükemmel çalışan bir beden gibidir” der Farabi. İnsan kadar hızlı, insan kadar tevazu sahibi, alçakgönüllü, insan kadar mutlu ve yine insan kadar hüzün sahibi… Şehirlerimiz, hayatla kurduğumuz bağları birleştiren, biçim ve silüetiyle iç dünyamızı, düşünce ve felsefemizi, kâinata bakışımızı yansıtan, toplumların oluşmasını sağlayan, bizi bir arada tutan, bir arada yaşamamıza ortam sağlayan mekânsal alanlardır. Şehirler, çağın şartlarını geçmişin birikimleriyle oluşturur, aynı zamanda yaşanacak değişimlerin de öncüleri olurlar. Bir şehrin gelişimi, toplumunun gelişimine bağlıdır. Şehrin olumsuz yönde değişimi ve değerinlerden uzaklaşması yine toplumun yaşadığı değer kaybıyla ilintilidir. Farabi’nin tanımından yola çıkarak söyleyecek olursak, insanın bozuluşu, şehrin de bozuluşu demektir.

Kırk Şehir; Ahmet Emre Bilgili’den Sibel Eraslan’a, Cihan Aktaş’tan Nurullah Genç’e, Sadık Yalsızuçanlar’dan Arif Ay’a, pek çok yazar, şair ve fikir insanına aynı soruyu yöneltiyor: ‘’Nasıl bir şehirde yaşamak isterdiniz?’’

Her geçen gün büyüyen bir şehrin sınırları çizilebilir mi? Bugün artık şehre dair düşünen insanlar olarak bu toprakların kültür ve medeniyet haritasını çıkarmak mecburiyetindeyiz. Kırk Şehir, yazarların hayallerindeki şehri ortaya koyuyor. İhmal ettiğimiz hayal gücümüzü yeniden canlandırmanın yanında bize Müslüman şehrinin güzel ve unuttuğumuz hasletlerini hatırlatıyor.

Herkes Evine Dönmek İster
Tuba Karacan
Profil Kitap

Geleneksel bir tabirle evler “rahim” gibidir, sığınılan ve huzur bulunulan mekâna işaret ederler. Ailenin yaşadığı ev, dilimizde; hane, beyt, dâr, menzil, dam ve mesken gibi kelimelerle de ifade edilir. Turgut Cansever, mekânla kurduğumuz bu ilişkiyi, “İnsanın asıl vazifesi dünyayı güzelleştirmektir” diyerek tanımlıyor. İnsan, barınma ihtiyacını karşılarken çevresini, yaşadığı yeri kısacası dünyayı güzelleştirmeli, kaosa sürüklememelidir. İnsan, barınma ihtiyacını karşılarken kâinattaki düzene uymalı, çevresindeki canlılarla ve bitkilerle bütünleşmelidir.

Herkes Evine Dönmek İster psikoterapist Tuba Karacan’ın bir kurgu ve metafor olarak kullandığı, içinde psikoterapik yaklaşımların yer aldığı bir kitap. Karacan’a göre eve dönmekten kastedilen anlam, bir yönüyle insanın kalbine dönmesi demektir. Yazarın tabiriyle ev derken etiyle kemiğiyle bir evden ama aynı zamanda da içimizi dolduran bir mekândan bahsederiz.

Tuba Karacan, insanın ilk yurdunun anne kucağı olduğunu, orada tutunamamış bir insanın başka hiçbir yerde, hiç kimseye tutunamayacağını belirtiyor: “Bu yüzden bazılarının bir yeri olsa da yurdu hiç olmaz. Hayatı boyunca evim diyeceği bir yer arar durur. Ne yaşamış olursa olsun iyileşmek için döneceği yer yine anne kucağı, baba ocağı olacaktır. Çünkü yara nerede açılmışsa iyileşme de oradadır ve ne kadar uzağa gitmiş olursa olsun, günün sonunda herkes evine dönmek ister.”

Şehrin Halleri
Celaleddin Çelik
Ketebe Yayınevi

Sait Faik’in Alemdağ’da bahsettiği yılanlar şehri terk edeli çok oldu. Çünkü yaşadığımız şehir tabiattan uzaklaştı, bitkilerden ve ağaçlardan ırak düştü. Bahar mevsiminin başlangıcında şehirlerimizin semalarında dolanan cemre yeşil alan bulamadığı için artık düşemiyor. Artık baharın gelişini, yaşadığımız şehirden 2-3 saatlik mesafe ile uzaklaşarak anlayabiliyoruz. Bir yerde hata yapıyoruz ama nerede? Aşkın olan ile irtibatımızda sanki sorun var.

Müzik ve mimari alanında yaptığı çalışmalarıyla bilinen Celaleddin Çelik, insanın anlam arayışının mekâna dönüşen izdüşümünü araştırıyor. Ona göre, şehirler, insanın aşkın olanla ilişkisini kuvvetlendirmesinin bir tezahürü olarak meydana geliyor. Şehirlerin alelade güdüler ekseninde, yalnızca barınma ya da maişet temini amacıyla kurulmadığını ifade eden Çelik, mimariyi sanatla birlikte okumaya çalışırken, bir medeniyet okuması yapıyor: ‘’İnsan, zamanla ve mekânla kurduğu ulvî bağlarla şehirlere yüksek kimlikler vermiş; bu kimlikleri de çeşitli sanat dallarıyla ve düşünce sistemleriyle şekillendirerek medeniyetler inşa etmiştir.’’

Şehrin Halleri, yazarın deyimiyle bir medeniyet estetiğinin imkânı olan şehirlerin ruhunu; zamansal ve mekânsal bağlarıyla, metafizik, müzik ve musiki ekolleriyle, sinema, edebiyat, fıkıh ve tasavvuf ekseninde bütüncül bir incelemeye tabi tutuyor. Kitap, insanın şehirle ilişkisindeki tarihsel ve sosyolojik nirengi noktalarına ana hatlarıyla temas ederken özelde Müslüman şehirlerinin üzerine kurulduğu düsturlar ile bunların modern toplumdaki ikamesini konu alıyor.

İstanbul Açık Şehir
İpek Türeli
Metis Yayınları

McGill Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İpek Türeli bu çalışmasında, İstanbulluların şehirlerini tartışırken, hayal ederken, inşa ederken ve tüketirken kendilerini nasıl tanımladıklarına eğiliyor. Bu bakımdan İstanbul Açık Şehir’den kültürel yaratıcılığı vurgulamayı amaçlayan bir yönelimin ürünü olarak bahsedebiliriz. Yazılı basına ve fotoğraflara, filmlere, mimari miras sergilerine ve tema parklarına odaklanan kitap ortak temsil pratikleri aracılığıyla bu popüler tasvirler arasındaki bağlantıları araştırıyor. Özgün bir eser ortaya koyan Türeli, İstanbul’a dair düşünmenin önemine dikkat çekiyor.

Türeli kentsel modernliğe farklı bir bakış açısı öneren kitabı hakkında şunu söylüyor: “Şehrin geçmişinin çağrıştırılması yoluyla geleceğinin tanımlanması ve tartışılması hakkındadır bu kitap: Geçmişe ait hayal ve imgeler de, geleceğe dair tahayyüller de, esasen bugüne ait yorumlardır, bugünün endişelerine istinaden üretilirler ve bugünü anlamak için kullanılabilirler. Bu varsayımdan hareketle, bu çalışma ‘İstanbul’un hangi geçmiş(ler)i nasıl dolaşıma giriyor ve yorumlanıyor?’ sorusunu kentin görsel temsilleri üzerinden incelemeyi amaçlıyor.”

İstanbul Açık Şehir, kent araştırmacılarının ve tarihçilerinin, kültür araştırmacılarının, sanat tarihçileri ve antropologların yanı sıra planlamacıların, mimarların ve sanatçıların ilgisini çekecek pasajlar içeriyor. 

Start typing and press Enter to search