Fatihli Bir Asker Ressam: Ali Sami Boyar

MUHSİN KARABAY

Güzel sanatların her dalına ilgi ve sevgi duyarım. Hepimiz de öyle olmalı değil miyiz? Kültürlü, müşfik, nazik, saygı ve sevgi dolu bir insan olabilmenin yolu güzel sanatlardan geçmiyor mu? Resim de güzel sanat dallarından biridir. Ressamlarımıza Allah’ın lutfettiği o kabiliyet beni de çok etkiler ve onların o mahir ellerindeki kalem ve fırçalardan çıkan eserlerini saatlerce büyük bir hayranlıkla seyrederim. Dolayısıyla müzeler, güzel sanatlar galerileri ve sergi salonları özellikle ziyaret ettiğim yerlerin başında gelir. Yurtdışına seyahatlerimde de seyyar ressamların çalıştıkları köşeler sık sık uğrayıp saatlerimi geçirdiğim yerler arasındadır.

Ressam Ali Sami Boyar’ı tanımam da tamamen bir tesadüf eseri oldu. Yüksek lisans tezim dolayısıyla yıllar önce, Yedigün dergisinin ciltlerini tararken 12 Eylül 1934 tarihli 79. nüshasında Hikmet Feridun’un (Es) imzasını taşıyan bir röportajla tanımıştım onu. Daha önce Boyar’ın ismini duyduğumu hatırlamıyorum. Ayrıca “Fırçasıyla Apartıman Yapan Bir Ressam: Ali Sami Bey” şeklindeki röportajın ilginç başlığı ile daha o ilk anda gözüme çarpan apartmanın fotoğrafı da çok ilgimi çekmiş ve yazıyı bir solukta okumuştum.

Artık maalesef günümüzde benzerlerini pek göremediğimiz bir sanat eseri olan apartman, İstanbul’da Lâleli Camisi’nin tam karşısında, bugün bitişiğinde Hacı Bozan Oğulları’nın tatlıcı dükkânının bulunduğu binaydı. Kendimi daha iyi yetiştirebilmek ve öğretmenlikte daha faydalı olabilmek gayesiyle ikinci üniversitemi okuyacağım İstanbul Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne geldiğim 1983 yılından itibaren, o güne kadar gerek yaya gerekse araçlarla binlerce defa önünden geçtiğim, mimarî tarzıyla hemen fark edilen bina zaman zaman dikkatimi çekmişse de üzerinde durmamış, onu geçmişin güzel bir hatırası ve emaneti olarak değerlendirmiştim. Ancak dergideki fotoğraf bir anda o kadar tanıdık ve o kadar sıcak gelmişti ki, hemen elimde fotoğraf makinesiyle Laleli’ye koşmuştum.

Ali Sami Bey, sanatında tarihî binalara ağırlık vermiş ve bundan dolayı da müşterilerinin çoğu Avrupalılar ve Amerikalılar olmuştur. Yedigün’deki söz konusu röportajda, Hikmet Feridun’un, hakkındaki suçlamalarla ilgili olarak bir sorusu üzerine, “… yıkık camiler, harap medreseler, suyu çekilmiş havuzların resimlerini yapıyorum. Çünkü önümüzde tarihe karışan bir Türk mimarisi var. Yeni medeniyet bu mimariyi silip süpürüyor. Bir zaman gelecek ki, bu mimarinin numûnelerini göremeyeceğiz. İşte ben bunları tesbite uğraşıyorum. Hatta şimdi Mimar Sinan’ın bir resmini yapıyorum.”

AHISKALI BİR AİLENİN ÇOCUĞU RESSAM ALİ SAMİ BOYAR’IN HAYATI
Cumhuriyet Dönemi Türk resim sanatının asker ressamlarından biri olan Ali Sami Bey, Kafkasya’nın Ahıska bölgesinden İstanbul’a göç etmiş, orada “Misk Yağcılar” ismi ile anılan bir aileden olan Hacı Hayrullah adındaki tüccarın torunu ve Mühendishâne-i Berri-i Hümayun’un ilk öğrencilerinden Hacı Hüseyin Hüsnü Bey’in oğlu olarak 15 Şubat 1880’de (1296) İğrikapı’da, dünyaya gelmiştir. Çok küçük yaşlarında eser-i cedit kâğıdından annesine diktirdiği defterlere çevresindeki insanların ve eşyaların resimlerini çizmekle kabiliyetini gösteren küçük Ali Sami’nin ilk müşterisi de onun bu kabiliyetini ve hevesini fark edenlerden ağabeyi olmuştur.

İlk resim derslerini, Kasımpaşa’daki Mekteb-i Rüştiye-i Bahrî’deki Binbaşı Cemâl Bey’den alan Ali Sami Boyar’ın, daha sonraki hocası, 1894’te başladığı Mekteb-i Bahriye’deki (Deniz Harp okulu) resim Hocası Kaymakam Şükrü Bey olmuştur.

MEZUNİYET VE ÇALIŞMA HAYATI
1901’de mülâzım-ı sânî (teğmen) rütbesiyle Bahriye’den mezun olan Ali Sami Bey, 1902’de özel bir izinle de Mekteb-i Sanayi-i Nefise’ye başlamış; Osman Hamdi Bey, Salvatore Valeri, Ömer dil ve Joseph Warnia Zarzecki gibi hocalardan dersler almıştır. Bu okula devam ederken aynı zamanda Bahriye İnşaiye Resimhânesi’nde görev alan Ali Sami Bey, Fatih’te Kovacılar’daki “Rehber-i Tahsil” adlı okulda da bir yıl süreyle resim öğretmenliği yapmıştır.
ALİ SAMİ BEY, PARİS’TE, L’ECOLE NATİONAL SUPERİÉUR DES BEAUX-ARTS’TA
1907’de yüzbaşılığa yükseltilen ve bugünkü adıyla Güzel Sanatlar Fakültesi olan Mekteb-i Sanayi-i Nefise’yi de 1908 yılında başarıyla bitirdikten sonra, 1910’da resim öğrenimi yapmak üzere iki yıllığına Paris’e gönderilen Ali Sami Bey, resim öğreniminde çok başarılı bulunarak iki yıl daha orada kalabilmiştir. Bu süre içinde kendisine, Fransa’da inşa edilen gemilerimizin kontrolü görevi verilmiştir. Paris’te, L’Ecole National Superiéur des Beaux-Arts (Millî Güzel Sanatlar Yüksek Okulu)’da Fernand-Anne Piestre Cormon’dan dersler alan Ali Sami Bey, kendinden önceki ve kendi devrindeki akımlara rağbet etmeyerek, okulda öğretilen ve “akademik resim” denilen, belli kurallara bağlı, eski görüşe göre yetişmiştir.
ŞİŞLİ ATÖLYESİ, VİYANA SERGİSİ VE DİĞER GÖREVLERİ
1914’te yurda dönerek 22 Temmuz’da yüzbaşı rütbesiyle emekli olan Ali Sami Bey, başta devrin Bahriye Nâzırı Cemâl Paşa olmak üzere yüksek rütbeli amirlerinin de onayıyla aynı yıl içinde Bahriye Müzesi Müdürlüğüne getirilmiştir. Müzeyi devrin müzecilik anlayışına göre yeniden kuran Boyar, “Bahriye Müzesi Kataloğu”nu da hazırlamıştır.

Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın emriyle 1917’de açılan Şişli Atölyesi’nde İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail, Sami Yetik, Ali Cemal Ben’im ile birlikte görev almıştır. Sırasıyla, Bahriye Müzesi (Denizcilik Müzesi) Güzel Sanatlar Akademisi ve Evkaf Müzesi’nde (Şimdiki Türk-İslâm Eserleri Müzesi) müdürlük yapmış; 1919’da Heybeliada Bahriye Mektebi’nde ve kurucusu olduğu İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nde (Kız Güzel Sanatlar Okulu) öğretmenlik ve müdürlük görevlerinde bulunmuştur.

1922 yılında Türk edebiyatının önemli yazarlarından Halide Edip Adıvar’ın kız kardeşi İngilizce öğretmeni Belkıs Hanım’la evlenen Ali Sami Bey, emekliliğinden sonra Arnavutköy Amerikan Koleji’nde resim öğretmenliği de yapmıştır.

Ali Sami Bey, 1918’de Türk ressamları tarafından Avrupa’da (Viyana) açılan ilk sergi olarak büyük bir önem taşıyan savaş resimleri sergisine 17 eseriyle iştirak eden ressamlarımız arasındadır.

Ali Sami Boyar, camiden müzeye dönüştürüldüğü 1935 yılında, Ayasofya’nın ilk müdürü olmuştur. 1944 yılında, Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’nden ikinci defa emekliye ayrılan Boyar, o tarihten itibaren de serbest çalışmaya başlamış; 1945’te Ayasofya’nın tarihi ile ilgili içinde birkaç fotoğrafın ve kendisinin birkaç renkli sulu boya resminin de bulunduğu Ayasofya adlı kitabını yayınlamıştır.

PULLARIN VE BANKNOTLARIN RESSAMI
Cumhuriyet döneminde basılan ilk cumhuriyet pulları ile evrak-ı nakdiyyesinin (kâğıt para) ressamı olması münasebetiyle iki defa İngiltere’ye giderek Londra’da basılmalarına nezaret etmiş ve bu vesileyle Londra’da da bir sergi açmıştır. Ali Sami Bey 1930 yılında da Paris’te benzer bir sergi açmıştır.

YAZAR ALİ SAMİ BEY
Cumhuriyet, Milliyet, Akşam, Vakit, İkdam ve İleri gibi günlük gazetelerde ve Şehbâl, ti, Ülkü, Geçit, Akbaba, Ar, Rövü Review, Türk Mason Dergisi, Akademi Fikir Hareketleri, La Turquie Kemaliste, Bilgi, Yeni Adam ve Turing Belleteni gibi dergilerde sanat ile ilgili birçok yazısı yayınlanmış ve radyoda da konuşmalar yapmış olan Ali Sami Bey, söz konusu yazılarında Türk resim sanatını incelemiş ve millî sanat kültürünün yurt çapında yaygınlaştırılması gerektiğini belirterek konuyla ilgili görüşlerini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Memleketimde güzel san’atların inkişafına çalışmayı her zaman mukaddes bir vazife bildim. Bu vadide en çok yazı yazanlar arasında olmakla müftehirim. Bu memleket evlâdının san’at istidadının Garplıların istidadından hiç de aşağı olmadığı hatta birçok noktalarda üstün bulunduğuna bile kaniim. Millî sanat seviyemizi gayemize ulaştıramamaktaki kusurumuzun moral sebepleri ömrümün en acı duygularıdır.”

DÜNYA ÇAPINDA BİR RESSAM
Ali Sami Boyar’ın fazla üretken bir ressam olmadığını öne süren bazı kaynakların zıttına; İbrahim Alâeddin Gövsa, Meşhur Adamlar adlı eserinde, Ali Sami Boyar’ın o yıllarda (50’li yıllar) 1000’den fazla eserinin yabancılara ve özellikle de Amerikalılara satılmış olduğunu özellikle belirtmektedir.

Resimleri, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Deniz Müzesi, Askerî Müze ve birçok yabancı müze ve özel koleksiyonlara girmiş olan Ali Sami Boyar, tabiata bağlı kalarak, gördüklerini renk ve çizgileriyle birlikte mümkün olduğunca aslına sadık olarak, güneş tesirlerini de romantik bir hava içinde karton ve tuvaline aktarmaya çalışmıştır. O empresyonist anlayıştan çok, realist ölçülerde eserler meydana getirmiş; yağlı boya ve sulu boyada başarı sağlamıştır. Yağlı boya ve oyma baskı tekniğiyle çalışarak genellikle manzara ve mimarî ağırlıklı iç ve dış mekân resimleri yapmıştır.

ALİ SAMİ BOYAR HAKKINDA NELER SÖYLEDİLER?
Ali Sami Boyar söz konusu olduğunda adı geçen sanatkâr ve hocaları bulup onlarla görüşmek istedim. Bunlardan sanat tarihçisi, Prof. Dr. Semavi Eyice Hocamızı, İstanbul Bostancı’da, Yazmacı Tahir Efendi Sokağı’ndaki evinde ziyaret edip bazı bilgiler edindim. Semavi Bey’in babası kendisi de Bahriye’den olması dolayısıyla Sami Bey’i tanımış fakat Semavi Hoca, Sami Bey’le hiç görüşmemiş, ancak onun vefatında İstanbul Üniversitesi kendisini bilirkişi tayin etmişti.

Semavi Eyice’nin tavsiyesi üzerine kendisiyle görüştüğüm mimar Turgut Cansever ise; çocukluk yıllarında öğrenciyken, Ali Sami Bey’in aile dostları olması münasebetiyle, karşılıklı ziyaretler esnasında, zaman zaman yaptığı resimleri kendisine göstermiş olduğunu ve onunla olan ilişkisinin bundan ileriye geçmediğini ifade etmişti.

Daha sonra, sergisinin olduğu, Mine Sanat Galerisi’nde kendisini ziyaret ettiğim ressam Prof. Dr. Adnan Çoker Hocamız, istifade etmemiz için özel arşivinden, Boyar’la ilgili fotoğraflarla birlikte kendisinin hazırlamış olduğu Cemâl Tollu kitabını da hediye etmişti. Kitapta yer alan eski tarihli bir gazete kupüründen Ali Sami Boyar’la devrin bazı ressamları arasında yaşananlar hakkında da bilgi edinmemiz mümkün olmuştu.

ÜÇ NESİL RESSAM BİR AİLE: HRİSTOFFLAR
Milliyet yazarı sayın Güngör Uras’ın Amerika’daki ressam Peter Hristoff’un, İstanbul’da Yapı Kredi Bankası’nın Galatasaray’daki resim sergisinden bahsettiği bir yazısında Ali Sami Boyar’ın da ismi geçiyordu. Üç nesil ressam olan Hristofflar’dan dede Peter Dimiter Hristoff’un, cumhuriyet dönemi ilk pullarının ve kâğıt paralarının hazırlanmasında ressam Ali Sami Boyar’la birlikte çalıştığı belirtiliyordu. Bu bilgi beni çok heyecanlandırmıştı. Rahmetli Güngör Uras’ın yardımıyla e-posta yoluyla kendisine ulaşabildiğim Peter Hristoff’a nihayet İstanbul Yapı Kredi, Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde 21 Mayıs-27 Haziran 2004 tarihleri arasında açılan Üç İstanbullu sergisi münasebetiyle dede, baba ve torunun eserlerinden meydana gelen sergi dolayısıyla İstanbul’a gelen Dimiter Hristoff (Baba), eşi Maria Hristoff ve oğlu Peter Hristoff’la tanışma imkânı bulmuştum.

Sergi sırasında baba Dimiter ve oğul Peter Beylerle güzel bir video-röportaj yapma fırsatı da yakalayabilmiştim. Bütün aile çok güzel Türkçe konuşabildiklerinden başta internette İngilizce ile başlayan görüşmelerimiz Türkçe olarak devam etmişti.

BOYAR’IN TALEBESİ: MİNYATÜR SANATK RIMIZ ÜLKER ERKE
Ali Sami Boyar’ın, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden öğrencisi sayın Ülker Erke ile, 16-31 Mart 2003 tarihleri arasında İstanbul’da, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, “2 Kültür 1 Sanat” başlığı altında “İstanbul-Tahran Minyatür Buluşması” sergisinin kataloğundaki bilgiden hareketle tanıştım. Kendisini evinde ziyaret edip uzun bir video-sohbet gerçekleştirdiğim minyatür ve tezhip sanatkârımız Ülker Erke’nin, söz konusu sohbetimizde Ali Sami Boyar hakkında vermiş olduğu kıymetli bilgileri siz Yeditepe Fatih dergisi okuyucularımızla da paylaşmak istiyoruz. Ayrıca Ülker Hanım’a, elindeki resimleri ve içinde Ali Sami Boyar’ın da bulunduğu bir fotoğrafı bizimle paylaştıkları için bir kez daha teşekkür ederiz.
Ailesinden ayrılarak, yatılı bir kız öğrenci olarak geldiği Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde, kafasının oldukça karışık bir zamanında, hem de bütün yaramazlığı ve haylazlığı üzerindeyken Ali Sami Boyar’ı resim öğretmeni olarak karşısında bulan şımarık talebe Ülker’in bir anda dünyası da değişmiştir. Onun bu hâli sınıf arkadaşlarını da çok şaşırtmıştır. Özellikle resim derslerinde kendinden geçmekte, adeta boyalara batmaktadır. Onun bu resme olan ilgisi öğretmeni Boyar’ın da dikkatini çekmiş ve kısa zamanda aralarında mükemmel bir dostluk bağı da kurulmuştur.

“… Benim babam çok güzel resim yapıyordu. Ben, evde, boş zamanlarında daima resim yapan bir insanın çocuğuyum. Bize hafta sonları oturur resim yapardı ki, bizi neşelendirsin diye, tabi bir baba-evlât ilişkisi içinde. Ama ben rüya âlemine dalardım babam resim yaparken.”

“Sami Bey’le ilişkimiz tabi ki bir hoca-talebe ciddiyeti içinde idi. O bizim derslerimizin içindeki bir hoca. Kolej o devirde, 1940’larda falan diyeceğim, son derece yetkili ve parlak hocalar getiriyordu. Edebiyat için de resim için de müzik için de… Bir ressamı resim hocası diye getiriyordu. O devirde benim talebe arkadaş grubumda son derece harp zengini şımarık çocuklar vardı. Ve hepimiz şımarıktık, yâni içimizde ciddi olup da bir ideâli olan falan yoktu…”

“Sami Bey son derece ciddi bir insan. Hatta yüzü hiç gülmeyen bir insan, büyük bir ressammış, bizim o zaman haberimiz yok. O hocanın dersine girdiğimiz zaman hepimiz sıkıntı içinde olurduk. Elimizde defterlerimiz, kitaplarımız, her neyse, kalemlerimiz, resim yapılacak; yâni bizim dalga geçtiğimiz bir ders olarak tayin edilmiş durumda. Fakat ben o derste dalga geçemiyorum. O derste karakterimin dışında son derece dikkatliyim ve Hoca’nın ağzına bakıyorum. Hatta arkadaşlarım tarafından da biraz alay konusu oluyorum. Böyle yüzü gülmeyen bir Hoca’da ben niçin bu kadar sessiz olabiliyorum diye. Çünkü her derste şamata çıkaran bir insanın orada nutku tutuluyor, tepemden tırnağıma kadar boyaların içine batıyorum. Ve gayet mutluyum, sesim çıkmıyor, kimseyi rahatsız etmiyorum, kimseyle dalaşmıyorum, resim yapıyorum. Hoca da bu şımarık çocuk grubu içinde beni zamanla ayırdı. Nasıl ayırdı? Yaptığımız resimlere baktığında, kalem farkını gördü. Kuru boyayla yapıyorduk o zaman. Ve ondan sonra başladı ufak ufak beni yanına almaya. Bizim resim yaptığımız oda 17 numaralı odaydı. Amfi şeklinde bir salon.”

Her şey çok güzeldir ve öğrenci Ülker de çok mutludur. Onun için üçüncü bir kişi daha vardır ki, o da bütün bu mutlulukları taçlandırmaktadır. Zira Ali Sami Boyar’ın yakın dostlarından büyük sanatkâr Süheyl Ünver hem talebe Ülker’in akrabası hem de okulda onun velisidir.

“Apayrı bir dünyam var… Ama kolejin bana verdiği çok güzellikler var. Ben onun farkındayım. Yâni benim karakterimi oluşturan. Hele benim gibi âsî ve uyumsuz bir çocuğu yola getirmiş olması… Ve Sami Bey de bunu fark etti. Hiç sesi çıkmadan resim yapan bir öğrenci. Ders süresince, diyelim ki ders süresi bir saatse, bir saat bütün kızlar kaynatıyorken resimle uğraşan bir öğrenci. Ve özel olarak o amfi salonda ben en altta oturuyordum. Hoca’ya en yakın olan yer ki, oraya da hiç kimse oturmuyor, mümkün olduğunca Hoca’dan uzak otururlardı arkadaşlar kaytarmak için. Sonunda Hoca beni yanına almaya başladı. Son derece mutluyum, çünkü Hoca özel bir alâka gösteriyor ve hatta sınıfta söylemediği bazı taktikleri veriyor. İşte; ışık nasıl kullanılır, obje nasıl ölçülür, derinlik nasıl verilir… Ve biz gayet mutluyuz Hoca’yla beraber resim yapıyoruz. Bu arada ben hayatımdaki ikinci büyük, ikinci değil, gerçek büyük hocam Süheyl Ünver Bey’i tanıdım. İşin en güzeli; Süheyl Ünver Bey benim okulda velim. Velim oluşu da eniştem oluşundan dolayıdır.”

“Süheyl Bey’e de övünebileceğim hiçbir şey anlatamıyorum ki okuldan. Fakat Sami Bey’le olan yakınlığımı abartarak anlatıyorum Süheyl Hoca’ya, seyrek de olsa ailece görüştüğümüz zamanlarda… Sami Bey’in adını zikrettiğimde Süheyl Hoca durdu; “Aaa, o benim çok yakın arkadaşım” dedi ve ne yapıp ne edip Sami Bey’e kendisi benden bahsetmiş ve benim de Sami Bey’e kendisinin eniştem olduğunu söylememi istedi. Ben tabi yemeden içmeden ilk derste Sami Bey’e bu akrabalığımızı söyledim. Sami Bey çok büyük alâkayla karşıladı. “Aa, benim aziz dostum, demek sen onun yeğenisin”, dedi. “Efendim, üstelik okulda velimdir”, dedim. Ondan sonra biz canciğer kuzu sarması Sami Bey’le. Gayet özel muamele yapıyordu, fakat çok konuşmazdı, sadece resimle ilgilenirdi. Bana objeyi yerleştirmeyi, biraz evvel söylediğim gibi uzaklığını, yakınlığını ve ışığı görmeyi ve kalemimi kullanmayı Sami Bey öğretti. Evet ben ilk resmi babamdan gördüm, renkleri babamdan gördüm. Ama Sami Bey’de gördüğüm çok farklıydı, yâni disipliniydi işin.”

Daha sonraki yıllarda Ülker Hanım’la, Sami Bey’in yolları, Süheyl Ünver’in Beyazıt’ta, İstanbul Üniversitesi’ndeki dersleri sırasında kesişir. Oradaki çay sohbetlerine devam eden Boyar’ın elini öpüp; kendisini artık minyatür ve tezhiple meşgul eski bir talebesi olarak tanıttığında, onu büyük bir memnuniyetle karşılamıştır. Ülker Hanım’ın öğrencilik yıllarına ait tek üzüntüsü, hocası Ali Sami Bey’le öğrencilik zamanlarda çekilmiş hiçbir fotoğrafının olmamasıydı.

KAYNAKÇA:
Bedii Şehsuvaroğlu, Ressam Ali Sami Boyar, A Wellknown Turkish Painter, İstanbul, 1959.

S. Pertev Boyar, Türk Ressamları Hayatı ve Eserleri, Ankara, 1948.

Nüzhet İslimyeli, Asker Ressamlar ve Ekoller, Ankara, 1965.

Belgin Demirsay Arlı, Toprakbank, Oryantalizmden Çağdaş Türk Resmine, Creative Yay. ve Tanıtım Ltd. Şti., İstanbul, 2000

Yeni Türk İslâm Ansiklopedisi, Ötüken Yayınları., İstanbul, 1985, 2. Cilt, s.431; “İstanbul’da Gömülü Meşhur Adamlar”, M. Orhan Bayrak, Mezarlıklar Vakfı yay., İstanbul, 1998, s.151

AnaBritannica, İstanbul, 1994, Cilt:6, s.238; Türk Ansiklopedisi, Cilt:7, İstanbul,1955, s. 480

Sanat Dünyamız, S.88, YKY, İstanbul, 2003

Sanat Dünyamız, S.143, YKY, İstanbul, Kasım-Aralık 2014

Start typing and press Enter to search