Sinemada iz bırakanlar

Sinemada iz bırakanlar
Eda Selimoğlu

Yaşamda iz bırakmak kolay şey değil. Çünkü bir insanı etkilemek ona ruhundan bir parça vermeye benzetilebilir. İnsanoğlu ömrü sona ermeye mecbur dünyasında, mekân ve zamanın ötesinde varlık göstermenin, hafızada kalmanın bir yolunu tarihi boyunca arayıp durdu. İz bırakmanın yolu kimi zaman bir duvar üzerinde, bir tuvalde, bir kağıt parçasında tezahür etti, kimi zamansa beyaz perdede bir kadrajın ardı oldu. Film eleştirmenleri, yapımcı ve yönetmenlere sinema tarihinin onlar için iz bırakan filmini sorduk. Onların gözünden yedin yol bizlere neler söylüyor birlikte göz atalım.

Narın Rengi (Sergei Parajanov, 1969)
Şeyma AKCAN – Film Eleştirmeni
Sinemaya olan ilgimin tam olarak başladığı yer bana her zaman sinemada imge kullanımını düşündürüyor. Televizyonda karşımıza çıkan ana akım filmlerden korsan DVD takaslarına, orada burada bulduğum kitaplardan internetteki forumlarda dönen tartışmalara 2000’lerin sonlarında sinemayla her şeyden bihaber ama merak dolu bir ilişki içerisinde olduğumu hatırlıyorum. “İnternetin sonsuz nimetleri” derken herhalde 13 yaşımdayken yönetmenin ülkesi ve sinemasına, imge, gerçeküstücülük veya Sayat Nova’ya dair hiçbir fikrim olmadığı halde Parajanov’un Narın Rengi (1969) filmiyle karşılaşmayı da sayabilirim. 1712-1795 tarihleri arasında yaşamış Ermeni-Gürcü şair Sayat Nova’yı konu edinen; sembollerle dolu, kültürel ögelerin bol kullanıldığı, gerçeküstücü bir dilin olduğu film, hiçbir şey bilmeyen biri için bile özellikle görsel açıdan epey etkileyici. Bir ana akım sinema seyircisi olarak 13 yaşımda bu filmi izledikten sonra zihnime yapışıp kalan kitapların müziğini duyabildiğiniz sahnesi, beni bir derya deniz olan sinema dünyasına çekip bir daha bırakmadı. O zamanlarda bana bu büyülü gelen dünyanın ilk parçası olan sahneyi hiç anlamlandıramadığım bir heyecanla Facebook’ta paylaşmıştım. Yıllar sonra dönüp o gönderiye bakınca sinemanın beni hala bu kadar heyecanlandırıyor oluşu; film izlemek, üzerine yazmak ve paylaşma ihtiyacı hayattaki belki de tek tutkumu diri tutuyor.
“Kitaplar iyi muhafaza edilmeli ve okunmalıdır, çünkü kitaplar Ruh ve Yaşamdır. Kitaplar olmasaydı, dünya cehaletten başka bir şeye tanık olmazdı. İnsanların duyması için yüksek sesle okumalısınız, ruhları için…”

Sevmek Zamanı (Metin Erksan,1966)
Murat PAY – Yönetmen
Bu filmin bende iz bırakmasının birkaç sebebi var. Yeşilçam sinemasının masalsı dünyasına girmeme imkân veriyor. Çünkü masal formunun her zaman yüksek bir gerçeklik duygusu taşıdığını düşünüyorum. Ve tabii ki Sevmek Zamanı insan var oldukça eskimeyecek aşk temasını ele alıyor. Filmin aşk zemininde yaptığı katmanlı tartışmayı anlamlı buluyorum. Ve bu filmin bende iz bırakmasının bir diğer sebeplerinden biri de filmi sevme sebebimi kendime açıklama çabalarımın her seferinde yetersiz kalması… Çünkü nedenini düşünmeden bu filmi her zaman sevdim.

Şiir (Poetry) (Lee Chang-dong, 2010)
Barış Saydam – Film Eleştirmeni
Hayatımda İz bırakan film.. Lee Chang-Dong, Şiir isimli filmi..Güney Kore’de bir banliyöde torunu ile birlikte yaşayan yaşlı bir kadın olan Mia’nın yaşamına odaklanır. Filmde, yönetmen Mia ve torununun ilişkisi üzerinden Güney Kore’de gerçek hayatta yaşanmış bir olayı merkezine alarak toplumu geniş bir açıdan tahlil etmeye çalışır. Bunu yaparken de farklı kuşakların birbirleriyle ilişkisini, toplumsal cinsiyet rollerini, kadının toplum içerisindeki yerini, eğitim sistemini ve sınıf mücadelesini görünür kılar. Film içerisinde modern kent yaşamında sıkışan ve pek çok sorunla uğraşmak zorunda kalan karakterler doğayı, konuşmayı, yazmayı, şiiri ve dolayısıyla yaşamın kendisini unutmuştur. Bu anlamda, Mia karakteri filmde bize unuttuğumuz değerler sistemini de özetler.
Mia, film içerisinde yaşlılığından dolayı unutkanlık yaşar ve Alzheimer hastasıdır. Hastalığına iyi gelmesi açısından bir şiir kursuna yazılır ve geç yaşına rağmen bir şiir yazmaya isteklidir. Filmin final sekansında, Mia’nın ve arkadaşlarının dahil olduğu şiir kursunun son gününe gideriz. Kurs biter, sınıftakiler şiir yazamazlar. Ancak sokaktaki çocukların görüntülerinin üzerine Mia’nın yazdığı şiirin kelimeleri yansır. Mia’nın film boyunca hayatın içerisinden biriktirdiği kelimelerin bir şiire dönüşmesini izleriz. Bir süre sonra Mia’nın kelimeleri film içerisinde ölen kız çocuğunun kelimelerine dönüşür. Sanki ölen kızın ruhu Mia’nın içerisine girmiş, Mia’nın kelimeleri ile kendisini ifade ediyor gibidir. Biri hayatının baharında yaşama veda eden diğeri ise hayatının sonuna gelmiş ve yaşama veda etmek üzere olan iki kadının bütünleşmesini izleriz.
Mia’nın şiiri bir haiku gibidir. Özünü ve motiflerini hayatın kendisinden alır. Tüm hayatı boyunca gördüğü ve deneyimlediği yaşam tecrübesi tek bir şiire sığdırılmıştır. O tek şiir de final sekansında bize yaşamın kendisini özetler. Yönetmen Dong, aynı bir Zen sanatçısı gibi yaşamını tek bir şiir yazmaya adayan başkarakteri üzerinden bir kurmaca öykü anlattığı kadar yaşamın kendisini de anlatmaya ve anlamlandırmaya çalışır. Film boyunca gördüğümüz kötülüğe, şiddete ve çatışmaya karşın doğanın dengesini ve yaşamın özünü karşımıza çıkarır. Bizi insan olmanın derinliğiyle tanıştırır. Olgunlaşmaya, hayata yeni bir çerçeveden bakmaya yönlendirir. Bunu yaparken de son derece şiirsel bir üslupla, yıkmadan, kırmadan, Batılı sanat formlarındaki gibi çatışmayı kullanmadan iyiyi göstererek yapmaya gayret eder. Final sahnesi bu yanıyla tam da Doğulu yaşam biçiminin bir sanat formu haline dönüşmesini gösterir. Mia’nın şiiri bize modern yaşam içerisinde unuttuğumuz değerleri hatırlattığı kadar dünyevi yaşamın sınırlarını da çizer. Kim ki-duk’un Boş Ev (Bin-Jip, 2004) filminin finalindeki karakterlerin bir olma, tek bedene dönüşmesi ve hemhâl olma hâli Şiir’in finalinde de Mia ile genç kızın bedeninin ve sesinin buluşması üzerinden insan ile doğanın birliği ve bütünlüğüne dair de çok sembolik bir anlam taşır. Yönetmen, seyircisine parçalanmaya karşı bütünleşmeyi önerir.

Kabare (Bob Fosse, 1972)
Natali Yeres – Film Yapımcısı
Bu soru bana sorulduğunda düşünmek için vakit istedim. Çünkü sorunun tadını çıkarmak istedim. Hayatıma iz bırakan film Kabare filmi diyeceğim. Fakat öncesinde çocukluğumda Charlie Chaplin’in bütün filmlerini büyük bir büyük bir hayranlıkla izlediğimi belirtmek isterim O sessiz dünyadaki tasarımları mekân kullanımını takip etmekten büyük keyif alırdım. Biraz daha büyüdüğümde 8-10 yaşları civarındaydım. TRT’de Atilla Dorsay’ın sunduğu “Sinema Büyüsü” adlı bir programı vardı. Cuma geceleri yayınlanırdı. Kabare filmi hayatıma girdi. Evimizdeki plaktan dinlediğim müziklerin filmini izliyor olmaktan çok etkilenmiştim. Bu bir müzikal film. Müthiş diyebileceğim mekân tasarımlarına sahip. Sanat yönetmeni Rolf Zehetbauerl’ın dokunuşlarını, izlerini taşıyor. Sinemayla ilgilenmeye başladığımda kendisiyle de ilgilenmeye başladım. Film 2. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyasında geçiyor. İngiltereden Almanya’ya öğretmenlik yapmak için gelen bir edebiyatçının hikâyesi. Aynı apartmanda pansiyoner olarak kaldığı komşusuysa bir Kabarede çalışıyor. Aralarında doğan aşka şahit olmak tarifsiz. Nazi Almanyasının politik konjonktrü içinde kabarede bu aşka tanıklık etmek müthiş keyif vericiydi benim için. İlk izlediğimde tam olarak anlamamıştım. Yıllar içinde tekrarlarını izlediğimde, kabarenin yolculuğuna şahit olmak istediğim her zaman başka bir gözle izledim ve filmin katmanlarını tam olarak okuyabildim. Nürnberg Film Festivali için Almanya’ya gittiğimde kabare filminin dvd’sini buldum. Burada filmin kamera arkası görüntüleri de yer alıyordu. Tüm ön hazırlık süreçleri, özellikle Liza Minnelli’nin ikonik olan saç modeli ve makyaj denemelerini izleme fırsatı da buldum. Binlerce şekilde denenmiş. Benim için çok heyecan verici. çok heyecan verici benim için. çocukluğumdan itibaren beni etkileyen filmlerin başında gelir. Müziklerinden, dekor ve kostüm tasarımlarına kadar tüm şaşaasıyla benim iz bırakan filmim “Kabare”…

Bir Zamanlar Anadolu’da (Nuri Bilge Ceylan,2011)
Mehmet SİNDEL – Film Anlatıcısı
Bir zamanlar bir elma
“Allı turnam bizim ele varırsan”
Yıl 2011.
Yer Anadolu.
Belki de Türkiye topraklarında yapılmış en muazzam filmdir Bir Zamanlar
Anadolu’da..
Hiç şüphesiz 21. yüzyılda tüm dünyada yapılmış en muazzam filmlerden
biridir.
Türkiye sinemasının dikenli tellerle .rülü sınırlarını çoktan aşıp, dünyanın
yaşayan en büyük auteur yönetmenlerinden biri olduğunu yedi düvele kabul
ettirmiş Nuri Bilge, senaryoyu eşi Ebru Ceylan ve Ercan Kesal’la birlikte
yazar.
Görüntü yönetmeni elbette yine Gökhan Tiryaki’dir.
Cannes’da Dardenneler’in The Kid With a Bike’ı ile paylaştığı Jüri Büyük ödülü dahil dünya festivallerinde 21 ödül gelir.
Mükemmel oynamış, mükemmel bir erkekler çetesi…
İsimleri saymak lazım:
Doktor Cemal’de Muhammet Uzuner.
Komiser Naci’de Yılmaz Erdoğan.
Savcı Nusret’te Türkiye sinemasının önemli ustalarından Taner Bilsel.
Şoför Arap Ali’de her jest ve mimiğiyle kıpır kıpır bir Ahmet Mümtaz Taylan.
Katil Kenan’da korkunç ve muhteşem karanlığıyla Fırat Tanış.
Ve Muhtar’da muhteşem bir Ercan Kesal.
Sinema yazarı Ray Pride’ın kaleminden “Basit, güzel, rafine, sade, sakin, gecenin gündüze,gündüzün geceye geçişi kadar duygulandıran”, ve Anadolu kadar uzun ve Anadolu kadar yavaş film, dağ başında bir yere gömülmüş bir cesedi bulmak üzere taşradan bir grup polis, jandarma, bir savcı ve cinayet zanlısının ve bir de gariban kürekçilerin yolculuğunu takip
eder.
Aslında aranan başka bir çürümüşlüğün cesedidir, hakikatin korkunç cesedidir. Ve elbette çıkışsız bir exodus, karanlık bir göç alegorisidir. Neşet Ertaş ustanın Allı Turnam türküsündeki göçmen kuşları duymamız raslantı değildir ki.
Filmin, kendisini yazdırmak için ışık saçan ve kim bilir belki de yazdıracak nice sahnesi vardır. Türkiye sinemasının en büyülü anlarıyla başımızın döndüğü “Muhtarın kızı” sahnesinden, kanın bizatihi bizim yüzümüze sıçradığı, sinemada sesin ne demek olduğuna dair bir manifesto olan
“otopsi” sahnesine kadar.
Ama işte bir de bir küçük elma vardır.
Bir ağaçtan bir elma düşer.
Yuvarlanır… yuvarlanır.
Sonra suya kapılır.
Sürüklenir… sürüklenir.
Ta ki sürüklenmeyecek, sürüklenemeyecek bir yere gelene kadar.
Ve bir bakar… etrafında başka elmalar vardır.
İşte bu kadar basittir.
Elbette bir metafordur.
Elma, elma değildir elbette.
Her birimiz bir elmayızdır belki.
Sürükleniriz.
Bazen ağaçtan düşeriz.
Belki olgunlaşıp düşeriz
Bazen birisi sallar da düşeriz.
Bazen zamanından erken düşeriz.
Belki hep erkendir o zaman.
Yuvarlanırız… sürükleniriz…
Zannederiz ki, biz gidiyoruz.
Hâlbuki sürükleniyoruzdur.
Bazen otun, böceğin arasından sürükleniriz.
Bazen güzel akan suların arasından…
Sonra gün gelir bir yerde takılırız.
Zannederiz biz takılıyoruz. Hayır.
Akış bitmiştir.
Zannederiz ki bu bizim öykümüzdür.
Yalnız bizim başımıza gelir.
Bir bakarız.
Bir sürü elma vardır.
Sindel’in bu yazısı daha once gercekgundem.com’da yayınlanmıştır.

Start typing and press Enter to search