Güvenç Güven Röportaj

Eda Selimoğlu

SEVDANIN “SIR” HÂLİ

Nakkaş atölyesinde çırak olarak işe başlayan bir çocuk. Gönlünü ve yıllarını çini sanatına vermiş bir usta. Yol arkadaşı eşi ile hem iş hem gönül birliği etmiş vefalı bir eş. Türk çini sanatının gelişimini kendine vazife olarak addeden çini sanatçısı Güvenç Güven, eşi Nursen Güven’le birlikte çıktıkları çini sanatı yolunda İznik çinisinin sırlarını keşfetmeye devam ediyor. Mücadele ve başarılarla dolu bu yolculuklarında hiç kaybetmedikleri çini sevdasının tüm sırlarını çalışmalarını devam ettirdikleri atölyelerinde konuştuk.

Çini yolculuğu sizin için nasıl başladı?

Çiniye 1994 yılında başladık. Ama daha öncesinden hem ben hem eşim nakkaşız. Eşim Geleneksel Türk Sanatları bölümünün hem ilk mezunlarından hem de ilk akademisyenlerindendir. O dönemde Geleneksel Türk Sanatları bölümü sadece Mimar Sinan Üniversitesi’nde vardı. Bu seneyle birlikte bizim meslekteki 40. yılımız bitiyor. 

Çini sanatından önce restorasyon ve kalem işi üzerine çalışıyorduk. Yaklaşık 40-50 civarında yeni caminin süsleme ve kalem işlerini yaptık. Çeşitli restorasyon çalışmalarımız oldu. Edirne Selimiye Camii, Sultanahmet Camii restorasyonu gibi. Daha sonra çinileriyle ünlü Rüstem Paşa Camii’nin kalem işlerini yaptım. Türkiye’de birkaç farklı ilde İzmit ve İzmir’de de çalıştığımız camiler oldu. Daha sonra Amerika’da Los Angeles’da Suudi Arabistan Kralı’nın yaptırmış olduğu caminin kalem işi çalışmalarını yaptık. Bu çalışma Amerika’da ilkti, büyük yankı uyandırdı.

90’lı yılların başlarında eşimle birlikte kalem işleri ve restorasyon çalışmalarımızı sanatçı olarak yapıyorduk. Fakat maalesef piyasa şartlarından dolayı bu işler sanatçılarla yapılmamaya başlandı. Uzun yıllar bununla mücadele ettik. Bu dönemde Kütahya çinilerine başlamaya niyetimiz vardı. O zamanlarda tabi İznik çinisi yapacağımız aklımızda yoktu. Restorasyon ve kalem işi çalışmaları yürüttüğümüz dönemde ünlü çinilerin desenlerinin kopyalarını almaya başladık. Hem doküman sistemi oluşturmuş olduk hem de sadece bu kopya sistemiyle çok şey öğrendik. Ciddi bir arşivimiz oldu. Aslında çiniye ilk adımımızı bu şekilde attık.

Faik Kırımlı ile yollarınızın kesişmesi nasıl oldu? Biraz bahseder misiniz?

Kütahya çinisi yapmaya niyet ettiğimiz dönemde, Faik Kırımlı ismini duyuyorduk. Fakat uzun yıllardır kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Hoca öğretmiyor diyorlardı. Ben İstanbul dışında bir çalışma yaparken, eşim Faik hocanın atölyesini buluyor. Gidiyor görüşüyor. Hocaya yapmak istediklerimizi anlatıyor. Hoca da ona bu işin zorluklarından tüm altyapısıyla her şeyini kendilerinin yaptığından bahsediyor.

Sonra eşin gelsin görüşelim diyor. Beraber gidiyoruz. Tabii o zaman biz kalem işine devam ediyorduk. Hocayla görüştüğümde aynı şekilde çok uzun, zor ve meşakkatli bir yol olduğunu bana da söyledi. Biz de zorluklara alışık olduğumuzu ve talip olduğumuzu söyledik. Tabi ben bu kadar da zor olabileceğini tahmin etmemiştim. Bir taraftan da evimizin arkasını küçük bir atölyeye çevirdik. Eyüp bölgesinde ufak müstakil bir yerdi. Küçük bir fırın, değirmen ve ufak tefek malzemeler aldık. Tabii bunlar belli bir zaman zarfında oldu. Bir taraftan çalışıyor bir taraftan atölyeyi kurmaya çalışıyorduk. Bu esnada hocanın atölyesinde ilk örneklerimizi yaptık. Örnekler çok güzel çıktı. Biri Rüstem Paşa Camii’nin bordür çinilerinden, biri de eşimin desenini çizdiği bir örnekti. Hoca bunları gördüğünde “Tamam” dedi. “Siz bu işi becereceksiniz.” Bizim altyapımız çok hazırdı. Her şeyden önce bu sanatlara yıllarca emek vermiştik. Desen bilgimiz ve nakkaşlık tecrübemizin faydasını çok gördük. Başladığımızda bu işin yüzde 70’ini kat etmiş insanlardık. Kendi atölyemizi kurduktan sonra, bir taraftan cami diğer taraftan çini çalışmalarına devam ettik. Hocam bana bütün formülleri verdi. Kırmızının sırrını da verdi. Öğretmeyi hiç esirgemedi. Teknik ve imalat kısmı en önemlisiydi. Hocamın öğrettiği teknik bilginin üzerine katabileceğimiz şey, eşim ve ben nakkaş olduğumuzdan desen ve tasarımdı. Aklımızda ve kalbimizde hissettiğimiz şeyleri daha da geliştirebildik.

Bu yolculukta çok zorlandığınız ya da bitti dediğiniz bir nokta oldu mu?

İlk sergimizi açacağımız zaman. Yıldız Sarayı’nda sergi için gün aldık. Fakat bu esnada başlangıçta güzel çıkan parçalar sergiye 7-8 ay kala sürekli bozuk çıkmaya başladı. Hocamla istişareler ediyoruz. Sebeplerini araştırıyoruz. O zamanlarda müthiş derecede bunaldım. Fakat onu yaşamak gerekiyormuş. Hatayı insanın kendisinin yaşaması gerektiğini o zaman anladım. Bizim yaptığımız orijinal teknikli İznik çinisinde yaklaşık 50-60 farklı malzeme var. Alt yapısından boyasına, sırrından astarına kadar… Bunların hepsinin birbiriyle mükemmel uyumu yakalaması ve üzerine sanatı ilave etmeniz mucizeye yakın bir olay. Bir anda olacak şeyler değil. Bunları hatalar yaparak bizzat yaşadım. Sergiye birkaç ay kala çok güzel parçalar çıktı. Sergimizi güzel bir şekilde atlatabildik.

İlham aldığınız sanatçılar var mı?

Mimar Sinan ve dönem yaşamış sanatçılar. Çünkü Mimar Sinan sanatın her çeşidinin en üst aşamasıdır. Reisülhattatin, nakkaş başı, sedefkâr başı, çinici başı hepsinin de üzerinde bir kişilik. O kadar değerli insanlarla ve ekiplerle iyi anlaşabilmek onları iyi idare edebilmek için çok kemale ermiş, çok yaşamış, çok bilgili bir insan olmak lazım. Biz bunları fark edip kendi günümüzde yaşadığımız doğru ve yanlışlarla kıyasladığımızda çok şey öğreniyoruz. Mimar Sinan’ın herkesin bildiği çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemindeki gibi biz de hep bugün yaptığımız bir eseri yarın daha güzel yapmak, sonrasında daha güzel yapmak zihniyetiyle çalışıyoruz. 

Kadırga Sanat Galerileri’nde gerçekleşecek sergide neler göreceğiz?

Faik hoca Selçuklu dönemindeki renkli sır tekniğinden birkaç formül verdi. Önümüzdeki sergide bu çalışmaları görebilirsiniz. Ben onların ön çalışmalarını aslında yıllar öncesinde yaptım. Fakat atölyemiz küçük olduğu için maalesef yarım kaldı. Şu anki atölyemiz müsait olduğu için tekrar çalışmaya başladık. İznik öncesi Selçuklu dönemi ve erken Osmanlı döneminde kullanılan renkli sır tekniği, renkli sırla birlikte mozaik tekniği ve 3-4 farklı ve çok özel teknik daha var. Bunların çalışmalarına başladık. Önümüzdeki sergide hiçbir yerde görülmemiş eserleri görebileceksiniz.

Ağırlıklı olarak hangi desenler üzerine çalışıyorsunuz?

Geleneksel Türk sanatlarının en yüksek devri olan 16. yüzyılın ikinci yarısı, yani Kanuni Sultan Süleyman devri diyebiliriz. Çinilerimizde öncelikle camilerde ve türbelerde olmak üzere orijinal İznik çinilerinin birebirlerini yapıyoruz. Buna reprodüksiyon diyenler oluyor. Reprodüksiyon sadece deseni kopyalar. Biz teknikle birlikte deseni de düzelterek çalışıyoruz. Orijinalle yan yana koyulduğunda bizim desenimiz daha düzgündür. Birincisi bu tür çalışmalarımız var. Diğeri ise özgün tasarım dediğimiz kendi çizdiğimiz desenlerden uyguladığımız çalışmalardır. Bir de önemli hattatların yazılarını kullandığımız çalışmalarımız var. 

Eğer bir araştırma kazısında çalışma imkânınız olsaydı, bu hangisi olurdu?

Tabii çiniye gönül verdiğimiz için yine onun peşinden giderdik. Eyüp’te Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonra çömlekçi ve seramikçileri yerleştirdiği bir çömlekçiler caddesi vardır. Sanırım bahsettiğim yerde yapılacak bir kazı çalışmasında yer almak beni heyecanlandırırdı. 

Hatta biz çiniye başladığımız zaman İstanbul’da çinicilik olduğunu söylediğim zaman insanlar şaşırıyordu. İstanbul’da çini yoktu deniyordu. Tabii bunun farklı sebepleri var. İznik çinisi denmesinden kaynaklı bir sıkıntı var. Hâlbuki bundan 100 sene önce Osmanlı döneminde, şu anki Türki Cumhuriyetlerde ve İran’da bu mimari çiniye kaşi denirdi. Yapanlara kaşan, kaşiger gibi isimler verilirdi. İznik adı son kırk yıldır kullanılıyor, özellikle de yabancıların kullanmasıyla popülerleşmiş bir kavram. Böylelikle İznik çinisi İznik’te yapılan çini olarak algılanmaya başlandı. Bu ciddi bir yanlıştır. Bu konuda bir kavram kargaşası var. Bizler hem eser çıkarıyor hem de bunun doğrusunu anlatmak adına fikrî mücadele veriyoruz. 

Çiniye merakı olan çini sanatıyla ilgilenen kişilere nasıl bir tavsiyede bulunursunuz?
Biz restorasyon dönemlerinde çinilerin en güzellerini gördük, yaşadık dokunduk ve onları hissettik. Günümüzde çiniyle uğraşan herkese söylediğimiz, en güzeli neyse onu yerinde görüm diyoruz. İznik çinisi özellikle, hem renkleri hem desen çeşidini gidin yerinde, Mimar Sinan’ın eserlerinde görün. Dokunun ve hissedin. Oradaki deseni fark edin, yaşayın. İnsanların şimdilerde maalesef pek zaman ayıramıyor. Ender sayıda insan buna dikkat ediyor, gayret gösteriyor. Bizler sadece atölyemizde çalışarak değil; araştırarak, izleyerek, belgeleyerek, hissederek bu günlere geldik.

Bildiğimiz kadarıyla önümüzdeki günlerde mimari yapılarda yer alan çinilerin gezileceği bir turunuz başlayacak. Çini rotasında hangi adresler olacak?

Sur içi dediğimiz Fatih bölgesi dünyadaki en önemli, en mükemmel bölge. Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan günümüze en güzel çini örnekleri burada. Kronolojik olarak Çinili Köşk’ten başlayan Tekfur çiniciliğine kadar bütün örneklerin bulunduğu bir yer sur içi. Çinili Köşk, Habip usta ekolünün görüldüğü Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesi, Topkapı Kara Ahmet Paşa Camii, Kadırga Sokullu Camii Rüstem Paşa Camii, Topkapı’da çinileriyle ünlü Takkeci İbrahim Çavuş Camii gibi çini örneklerinin en güzellerini bu turlarda ziyaret edeceğiz. Fotoğraftan bakmak başka bizzat gözle görmek daha bir başkadır. Bu sanatın yaşatılması adına bu tarz etkinlikler yapmalıyız. 

Sayın başkanımız M. Ergün Turan’ın bize vermiş olduğu destek gerçekten çok önemli. Bu destek Nursen veya Güvenç’e değil, sanatadır. Bizler daha çok sanatkâr yetiştirmek istiyoruz. Bu sanatın bizden sonra da devam etmesini istiyoruz. Bu fikirler bizde hep yaşıyor. Bu fikirlerimizin arkasına duran Fatih Belediyesi’ne çok teşekkür ediyoruz.

Gördüğünüzde size en fazla heyecan veren, durup izlemekten kendinizi alamadığınız eser hangisi?
Yani on tane çocuğun var, bir tanesini ayır demek gibi. Rüstempaşa Camii çinileriyle çok ünlüdür, herkes de zanneder ki en güzel çiniler onlardır. Fakat orada çok çeşitli çiniler var. Ama Kadırga Sokullu Camii’nin çinileri hem işçilik hem renk olarak beni daha fazla cezbeder. II. Selim’in türbesinin içerisindeki çiniler benim gördüğüm en muhteşem renkler ve desenlerdir. Bir de Ayasofya’nın içinde I. Mahmut Kütüphanesi’nde muhteşem bir hayat ağacı panosu var onu da söylemeden edemeyeceğim.

En büyük şanslarınızdan biri de yol arkadaşınız Nursen Hanım..

Evet bunu her zaman söylerim. Birbirimizi tamamlayarak, olması gerektiği şekilde ilerliyoruz. Birbirimizin hem çırağı hem de ustasıyız.

İznik çinisi yapacağımızı başlangıçta bilmiyorduk tabii. Yurt dışına gidip ülkemizi temsil etme fırsatı bulacağımızı bilmiyorduk. Bunlar başlangıçta düşündüğümüz şeyler değildi. Biz kafa kafaya verip sadece sanatımızı en iyi şekilde nasıl yaparız diye düşündük. Sanatında en iyi olmak için kişisel özellikler de çok önem taşır. Ben çiniyi insanla çok bağdaştırırım. Altyapısı hamuru çok iyi olması lazım insanın, tıpkı çinideki gibi. Çok değerli malzemelerden oluşması lazım. Bu da benim için ailedir. Doğumundan itibaren ailenden ve çevrenden güzel etkilenebilirsen, iyi bir terbiye ile birlikte güzel eğitim alabiliyorsan, estetik görüş açısına sahipsen, sadece aklını değil, kalbini de kullanabiliyorsan, işte o zaman iyi iş çıkar ortaya. Doğruyu yanlışı akıl düşünür, ama güzeli düşünmek yürek ve gönül işidir. 

Biz ilk sergimizi açacağımız zaman eşimin hocası, “Bir levha var bu yazı tam sizlik.” dedi ve bize bir yazı gösterdi. “Hocam, ne yazıyor?” diye sordum. O da okudu yazıyı: “Güzel ve hayırlı işlerle uğraşan iki kişi varsa üçüncüsü de benim.” İşte biz, bu sözü kendimize şiar edindik hep. Eşimin hakkını ödeyemem. 

Start typing and press Enter to search