Edebiyat, Hafıza ve Dijital Obezite: İZLERİMİZİ KİM SİLİYOR, HAFIZAMIZ KİMLERİN ELİNDE?

İZLERİMİZİ KİM SİLİYOR, HAFIZAMIZ KİMLERİN ELİNDE?
İbrahim ÖZTÜRKÇÜ

Biyolojik özellikleri itibariyle diğer canlılardan pek de farkı olmayan insan, hafıza ve düşünme melekesiyle üstün bir varlığa dönüşmüştür. İnsanlara bahşedilen sonsuz nimetlerden biri de hafıza. Unutma ve hatırlama ise hafızanın iki ayırt edici özelliği… Mitolojide unutma ölüm ve uykuya benzetilir. Bunun tersine anamnenis, yani uyanma ve ayılma da ölümsüzlük koşulu olarak belirtilmiştir. Hint dünyasının unutma ve hatırlama ile ilgili birçok simgeciliği mevcuttur. Diganikaya, “belleklerini yitirdiklerinde veya bellekleri karmakarışık olduğunda” Tanrıların gökyüzünden düştüğünü söyler, unutmayan Tanrıların ki ise değişmez, sonsuzdur ve değişikliği tanımayan bir doğaları vardır. Bu mitik efsaneye göre unutma, uyku demektir, daha ilginç olanı unutma, aynı zamanda “kendini/kimliğini yitirme”nin başlangıcıdır; yönünü şaşırmanın, düşüncesizliğin ilk merhalesidir. Benzer yaklaşım antik Yunan felsefesinde de karşımıza çıkmaktadır. Plotinos “Anı, unutmuş olanlar içindir!” diye yazmıştı. Unutmuş olanlar için hatırlama bir erdem kabul edilmekteydi. Çünkü her anı bir unutmayı içeriyor… Geçmiş de unutulduğu ölçüde ölüme yakınlaşır. Mitolojide Lehte pınarı, yani unutma pınarı tümüyle ölümün alanı içinde kalır. Bu sebeple asıl ölüler, belleklerini yitirmiş olanlardır. Hermes, oğlu Ethalide’yi ölümsüz kılmak için ona hiç bozulmayacak bir hafıza verir ki bu, aynı zamanda “hatırlamanın” ana kaynağıdır. Hermes, geçmişin, geçişin efendisidir ve ölülerin ruhları yeraltına Hades’e götürmekle görevlidir. Bu mitolojik anlatımda yaşayanlar hafızalara sahip, ölüler ise hafızalarını yitirmiş olanlardır…

Bireysel hafıza gibi toplumsal hafıza da hayatiyetin yegâne kaynağıdır. Hafıza olmadığında yaşam mümkündür, fakat her şeyi unutan bir bireyin kendisine ve topluma verebileceği bir şey kalmamıştır. Sadece biyolojik hayatı kesintiye uğramamıştır. Bir millete mensup olan her fert, o toplumun kültürünü, dilini, zevkini, inançlarını, örf ve âdetlerini hafızasında taşımakla kültürün geleceğe intikalini sağlar. Alman Filozofu Hegel’in “objektif geist=maddeleşmiş ruh” dediği bu millî değerler kümesine sonraki düşünürler “kültür” demişlerdi. Hegel’in kültüre objektif geist demesini Mehmet Kaplan, kültür sahasına giren her şeyde, insan ruhuna has, manevi bir değerin, duygu ve düşüncenin maddi bir hâle gelmesiyle izah etmektedir. Örneğin camiler, dıştan bakınca şekil almış bir madde yığınıdır. Fakat, sadece bir maddeden ibaret değildir. O, ortak bir inancın ifadesi ve bir inancın madde almış şeklidir. Aynı şekilde camiyi terennüm eden Mehmet kif’in Fatih Camii veya Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı da asırlardan beri damla damla biriken manevi bir algının süzüle süzüle kelimelere dökülmüş sembol biçimidir. Cami yıkıldığında, kelimeler unutulduğunda, tarih yok edildiğinde toplumsal hafıza inkıraza başlamış demektir. Çünkü her bir millet, kesintisiz medeniyet akışını belirleyen izlerin tarih uzantısıdır. Mezarlıklar bile ölüler unutulmasın ve her an hatırlansın diye yapılmakta ve üzerine künyeler yazılarak “Ben buradayım!” demenin toplumsal kimlik ve hafıza vurgusu yapılmaktadır. Sadece mezar taşları değil, hatırlanmak için insanoğlunun başka yollara başvurduğu da görülmektedir. Heykeller, resimler, anıtlar, marşlar, abideler bu açıdan unutmaya karşı güzel sanatların bir refleksi sayılabilir. Yaşayanların zihninde var olma, unutulmama arayışının değişik şekilleridir. Bu semboller, öldükten sonra unutulma kaygısı taşıyan ve unutulmamak adına direnen insanların yaşam tutkusunun enstrümanlarıdır.

Fertler gibi toplumların taşıyıcı hafıza kolonlarından biri de kültür-sanat adamları, şair ve yazarlardır. Onlar da geçmişin kültürel birikimini nesillesin dimağına aşılayarak dilin ve milli değerlerin sağlıklı bir şekilde akışına hizmet ederler. Millet olma bilincinin izleri, bu sembol karakterlerin ve onların eserlerinin zihinlerde yer etmesiyle ancak mümkündür. Bir Necip Fazıl Bulvarı, Ali Emirî Kültür Merkezi, Nâzım Hikmet Müzesi, Orhan Kemal Sokağı, Mehmet kif Üniversitesi, Yahya Kemal Heykeli, Orhan Veli Kütüphanesi ve bir Halide Edip Adıvar Caddesi kültürel hafızayı diriltici sembol ve izlerdir. Sadece kuru bir tabeladan ibaret değildir. Bu simgelerin, dolayısıyla toplum hafızasının değişimi, kimlik bunalımını beraberinde getirir. Bu yüzden bir ülkenin taşına ve toprağına sinen her bir medeniyet ve tarih izleri, itina ile korunmalı ve genç nesillere aşılanmalıdır. Dönüşüm kaçınılmazdır, fakat kültürel geleneğin korunarak sonraki asırlara aktarılması bir toplum için elzemdir. Özellikle 1980 sonrası kültür ve edebiyatına getirilen en büyük eleştirilerden birisi, genellikle “hayattan kopuk” olmasıyla ilgilidir. Guy Debord, 1960’lı yıllarda modern toplumun artık bir “seyir (gösteri) toplumu” olduğunu, bu yüzden insanların pasif olarak gerçek hayattan ve gerçek ihtiyaçlarından kopuk imgeler, görüntüler ve seyirlik nesneler tükettiğini ileri sürmüştür. Michel Foucault da 1970’li yıllarda Batı toplumlarının görsel olana ayrıcalık tanıdığını, ancak Debord’dan farklı olarak, seyir toplumu değil, bir yakın izle(n)me toplumu olduğunu iddia etmiştir. Foucault’a göre insanlar, seyretmiyor, daha ziyade seyrediliyor, inceleniyor ve sürekli kaydediliyor; belirsiz otoriteler tarafından taranacak, dikkatle incelenecek görüntülere indirgeniyordu. 21. yüzyıl ise dijital çağın ve yapay zekânın insan aklını zorlayacak şekilde baş döndürücü bir ivme kazandığı dönem oldu. Teknoloji, gittikçe insan hafızasına ipotek koymaya başladı. Kapitalizmin gelenek ve tarihe açtığı savaşın son evresindeyiz artık. İnsanların küresel boyutta tek kimlikli, tek tip düşünceye sahip olmasını sağlamak için aynı kültürü (!) hazmetmeleri gerekiyor. Her şeyi maddi ve görüntü planıyla ele alıp değer ölçütünü maddi değeriyle tartma prensibi, geçmişin izlerinin silinmesini gerektiriyor. Milletler için siyasal sınırların varlığı, ancak kâğıt üstünden bir anlam ifade ediyor. Homojen insan toplulukları yaratmak için onların hafızasının ele geçirilmesi kaçınılmaz bir hâl almakta. Gerd Leonhard bunu insan ile makinenin yaklaşan çatışmasının bir parçası olarak okuyor. İnsanların hafızasını kullanmasını gerektiren şeyler gündelik şeylerden ibaret minimal bir düzeyde artık. Tez, makale, ders, şiir, hikâye, roman vb. her şeyi artık yapay zekâya havale edebilirsiniz. Anahtar kelimeleri vermeniz yeterli. Görünürde kolaylık, hakikatte hafızanın devre dışı kaldığı bir dünyaya adım adım yaklaşıyor insanlık. Bir zamanlar kütüphane dolusu kitapları satır satır, paragraf paragraf hafızasına aldığı için “Hafız-ı Kütüb”lük unvanıyla dünyada eşi benzeri görülmemiş Osmanlı’nın hafıza fenomenleri yerine artık dün ne yediğini hatırlamayan insanlar topluluğuna dönüşmenin verdiği tezat makası gittikçe derinleşiyor… Bu salgın hastalığın bir adı var elbet: Dijital Obezite. Her şeyin dijitalleşmesi, ahlakî kavramları ortadan kaldırdığı gibi özel hayatı da bütünüyle tehdit ediyor. Dijital dönüşüm, ticarî kuruluşlar ve kamu sektörü eliyle günümüzün en moda paradigma kayması olarak pazarlanıyor. Gerd Leonhard’ın bir de kehaneti var bu kötü gidişata yönelik: Dijital dönüşüm, insan yaşamıyla etkileşime geçtikten sonra insanlığın geleceğini sonsuza kadar değiştirecek olan, on mega-dönüşümden yalnızca bir tanesi. Bu dilimde mobilleşme ve otomasyondan robotlaşmaya kadar her şey mevcut. Örneğin, yakın zamanda otomasyon dalgası fabrika ve kamu altyapısını etkilemenin çok ötesine geçecek, yaşlanma hatta doğum gibi biyolojik süreçlere de sirayet edecek. Yeni teknolojik ve dijital etkileşim platformlarının dalga dalga üstümüze gelişini de hesaba katarsak, bünyemize aldığımız dijital besinleri ciddi ciddi düşünmenin vakti gelmiş demektir…

Kültür, sanat ve edebiyat insan hafızasını diri tutan, geçmişin dile aksetmiş düşünce vasıtasıyla geleceğe intikaline imkân tanıyan gelişim alanları. Sokaklardaki tabelalardan, mezar taşlarına, minarelerden müzelere, tarihî abidelerden sebillere, şiirlerden romanlara kadar hafıza izlerimiz canlı kaldığı ve bu değerlerin müşterileri var olduğu müddetçe dijital obezite karşısında hâlâ bir umut var demektir. Hafızamız, başkalarına emanet edilmeyecek kadar kıymetli ve özeldir. Başkalarının doldurmasına fırsat vermeden doğru kaynaklarla genç nesillerin buluşması elzemdir. Sadece resmî kurum ve kuruluşlar değil, belediyelerin kültür faaliyetleri de hafızanın en büyük direnç kaleleridir. Kültür-sanat, kitap ve edebiyat festivalleri var oldukça ve bu standlar genç dimağlarla doldukça toplumsal ve kültürel hafızamız emin ellerde demektir.

Kaynakça ve Okuma Kılavuzu:
Gerd Leonhard, Teknolojiye Karşı İnsanlık, Çev. Cihan Akkartal-İlker Akkartal, İstanbul: Siyah Kitap, 2018.
Malcolm Barnard, Sanat, Tasarım ve Görsel Kültür, Çev. Güliz Korkmaz, Ankara: Ütopya Yayınları, 2002.
Mircea Eliade, Mitlerin Özellikleri, Çev. Sema Rifat, İstanbul: Simavi Yayınları, 1993.

Start typing and press Enter to search