FATİH’TEN BİR HOŞ SADA: HAFIZ

ERMAN HARUN KARADUMAN

Klasik Türk Müziği’nde hanendelik geleneğinin varlığını sürdürmesinde hafızlık kurumunun rolü çok önemlidir. İstanbul’un meşhur hafızları, yalnızca dinî değil, lâ-dinî musikide de salahiyet sahibiydiler. Öyle ki, 20. yüzyılın ilk yarısında doldurulmuş plakların hacim bakımından önemli bir kısmını, isminin başında “hafız” ünvanı bulunan okuyucuların seslendirdiği gazeller ve şarkılar oluşturur. Bunlar arasında Hafız Sami, Hafız Aşir, Hafız (Şaşı) Osman ve Hafız Burhan en meşhur olanlarıdır. İstanbul’un popüler müzik piyasasına damgasını vuran bu hafız solistler, kayıtlarda tiz perdelere çıkma ya da hançerenin oynaklığı üzerine birbirleriyle yarıştılar.
Bununla beraber, dönemin ünlü hafızlarından bazılarının dinî eser kaydetmedikleri biliniyor. Devrin gözde okuyucularından meşhur Hafız Sami başta olmak üzere birçok hafız, plaklarında Kuran, mevlid, ezan, vs. şöyle dursun, bir tek ilahi yahut kaside dahi okumayı kabul etmemişlerdir. Erken dönem ses kayıt tarihimizde dinî müzik icrası bu bakımdan eksik kalmıştır. Neyse ki, bunda herhangi bir beis görmeyenler de vardı. Sami’nin çağdaşlarından Hafız Kemal ve Hafız Saadettin (Kaynak) efendiler, dinî eserlerden oluşan plaklar doldurarak kayıt zenginliği bakımından meydana gelen bu boşluğu önemli ölçüde kapattılar. Geçen yüzyılın en önemli bestekârlarından Saadettin Kaynak, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye ait Hüzzam Durak’ı okumada kendisine sazıyla refakat etmesi için Galata Mevlevihanesi Neyzenbaşısı Emin (Yazıcı) Dede’yi güçlükle ikna edebilmiştir. Emin Dede’nin yaklaşık on beş saniyelik hüzzam taksimi ile başlayan bu kayıt, dinî müziğimizin kayda geçirilmiş ilk icralarından biri olmasının yanı sıra, bilinen ilk ney kaydı olması sebebiyle de kıymetlidir. Öte yandan Hafız Kemal, Mevlid-i Şerif’in “bahir” adı verilen bölümlerini -plaklardaki süre kısıtlılığı nedeniyle- kendi içlerinde bölerek okumuştur. Bu sayede, camii müziğinin en önemli formlarından mevlidin yaklaşık bir yüzyıl önceki kayıtları günümüze ulaşabilmiştir.

İşte, Hafız Mecid, yukarıda ismini zikrettiğimiz okuyucularından devraldığı geleneği, bilhassa mevlid kıraatini yüksek bir seviyeye taşımıştır. Mecid’in, müzikteki diğer ihtisas alanlarını bırakarak yalnızca mevlid okumaya yoğunlaştığı 1950’li yıllar itibariyle kayıt teknolojileri hızla gelişmekte, makaralı teypler giderek yaygınlaşmaktaydı. Dahası bu yıllarda, radyo kanallarında dinî yayınlar başlamıştı. Hafız Mecid Sesigür’e ait kayıtların hemen hepsi bu yıllarda, sanatçının ömrünün son on yılı içerisinde yapılmıştır.
Bu çalışmada, öncelikle bana her fırsatta kapılarını açan, sorularımı sabırla cevaplayıp, ellerindeki dökümanlardan dilediğimce faydalanmama izin veren, Hafız Mecid’in oğlu merhum Arif Sesigür başta olmak üzere gelini Macide Sesigür ve torunları Sibel Sesigür ile Aydın Sesigür’e; hocasına dair hatıraları nakleden merhum Hafız Aziz Bahriyeli’ye; ayrıca, sesli ve görsel arşivini paylaştıkları için Tanburi Necip Gülses’e samimi bir teşekkürü borç bilirim.

Bugün Mecid Sesigür’ü değil, mevlidi gömdük.
Hafız Hasan Akkuş, 28 Şubat 1962.

002: Portre
Hayatına Dair
Hafız Mecid (Sesigür), 1903 yılında İstanbul’un Fatih semtinde doğdu. Babası Tahir (Sağanak) Efendi aslen Siirtli, annesi Emine Hanım ise Bağdatlıdır. Bu ailenin dört çocuğundan biri olan Mecid, babasının teşvikiyle 14 yaşında hıfzını tamamladı. Kuran-ı Kerim’i, Hafız Tahir ve Mehmed Efendilerden talim edip, Fatih Camii baş imamı Arap Hafız’dan ikmâl etti. Daha sonraları, mûsikîye olan merak ve istidadı neticesinde –kendi gayretleriyle- ud, keman, kanun, ney, kemençe gibi enstrümanları çalmayı öğrendi.

003: Bir gemi seyahatinde çekilmiş. Hafız Mecid’in (soldan üçüncü) en genç göründüğü fotoğraflardandır.

Bu konuda, dönemin entelektüel simalarından olan ilahiyatçı ve mûsikîşinas Hafız Ali Rıza Sağman, Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar adlı kitabında Hafız Mecid’e ait kısa hâl tercemesinde şöyle demektedir:
Ud, keman gibi sazları çalıyor. Bu işe fevkalâde kaabiliyeti vardır. Kimseden müzik dersi almamıştır. Mevlidci Hâfız Kemal ile çok düşmüş, kalkmış ise de, ondan hiçbir şey öğrenmemiştir. Şu hâlde, Mecid’in mûsikîdeki mevkii zâtîdir. Bu zat, hezarfendir.

004: Vezneciler’de, Kızılay’ın bir yardım etkinliğinde keman çalarken.

005: Hafız Mecid (solda) kemanıyla, 24 Temmuz 1931, Kavak.
Mecid, ‘Sağanak’ soyadını, dönemin bir nevi hanende modasına uyarak “Sesigür” ile değiştirdi. Daha sonra, kardeşleri Abdürrezzak, Asiye ve Meryem de ileriki yıllarda bir hayli ünlenecek olan bu soyadı aldılar. 1930’ların başında Saide Hanım ile evlenen Hafız Mecid’in bu evlilikten Muhsin ve Arif adında iki oğlu dünyaya geldi.

006: Soldan sağa babası Tahir Efendi, ağabeyi Abdürrezzak Bey, ablası Asiye Hanım

007: Sarıyer’de piknik. Soldan birinci büyük oğlu Arif Uluğ Sesigür, soldan ikinci (ayakta) Hafız Mecid, sağdan birinci (oturan) küçük oğlu Muhsin Sesigür, sağdan üçüncü eşi Saide Sesigür.

008: Eşi Saide Hanım’ın Ada’da çekilmiş gençlik fotoğrafı

009: Hafız Mecid (sağdan ikinci) ve eşi Saide Hanım (soldan üçüncü) aile dostlarıyla birlikte

1940’ta, Sadi Erdem yönetimindeki Fatih Mûsikî Birliği’nde Neyzen Tevfik, Ali Gülses, Zeki Altun, Tanburi Ali Bey ve Kanuni Münir Bey gibi isimlerle birlikte yer aldı. 1950’li yıllara kadar muhtelif memuriyetlerde bulundu.

010: Hafız Mecid’in 1943 yılında ayniyat mutemedi olarak çalıştığı Sirkeci Sıhhiye Mektebi önünde çekilmiş fotoğrafı

011: Sirkeci Sıhhiye Mektebi’nde, oturanlar arasında (soldan birinci)
Bir yandan geçim kaygısı sebebiyle piyasada hânendelik ve sâzendelik yapmak zorunda kalan, diğer yandan ise mukabelelere aksatmadan devam eden Hafız Mecid, bu vakitlerden itibaren tercihen -yorgunluğunun etkisiyle- mevlid okumaya başladı. Hafız Mecid’in esas mesleğinin mevlidhanlık olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira kendisine müzik alemindeki şöhretini kazandıran da mevlid kıraatindeki ayrıcalıklı yeridir.

033 & 034: Hafız Mecid’in, 1950’lerde mevlid okumaya çıktığı Anadolu turnesinden kazandığı parayla yaptırdığı, Büyük Karaman caddesinde yer alan Sesigür Apartmanı. (Güven Bayar Arşivi)

1957 yılında, Nuruosmaniye Kuran Kursu’nda Zeki Altun ve Kani Karaca ile birlikte musiki dersleri verdi. 1959 yılında kurulan Türkiye Hafız-ı Kuran ve Mevlidhanlar Cemiyeti’nin Nusret Yeşilçay, Zeki Altun ve Ali Gülses gibi isimlerle birlikte kurucu azasıdır.

012: 1952 yılında Gülhane Parkı’nda çekilmiş bu fotoğrafta soldan birinci (oturan): Hafız Zeki Altun; soldan birinci (ayakta): Hafız Ali Gülses; ortada (ayakta): Hafız Nusret Yeşilçay; sağdan ikinci: Hafız Mecid Sesigür [diğer iki şahıs tespit edilemedi].

Bu yıllarda, ismi zikredilen hafızlar ile birlikte radyoda mevlid okudu. 50’lerin ses kayıt teknolojisini yakından takip eden Hafız Mecid, yurtdışından getirdiği cihazlarla bunların çoğunu bizzat kendi kaydetti. Bir röportajında, almış olduğu kayıtları daha sonra tekrar tekrar dinlediğini ifade etmekte, bununla ilgili olarak da “hatalı tarafları daima tashih ederim” demektedir. Teknolojiye olan merakının yanı sıra saat koleksiyonculuğuyla da meşgul olan Mecid Sesigür aralarında Fransız ve İsviçre malı duvar saatlerinin bulunduğu zengin bir koleksiyona sahiptir. Bununla birlikte, bir dereceye kadar saat tamir eder.

013: Mercedes otomobilinde

014: Galata Köprüsü’nde 015

016: İzmir’de dostlarıyla. 19 Şubat 1948.

017: Türkiye Hafız-ı Kuran ve Mevlidhanlar Cemiyeti kurucuları. Soldan sağa: Hafız Zeki Altun, Hafız Ali Gülses, Hafız Mecid Sesigür, Hafız Nusret Yeşilçay.

018: Soldan sağa: Hafız Ali Gülses, Hafız Zeki Altun, Hafız Mecid Sesigür. (diğer ikisi tespit edilemedi)

019: Sağdan sola: Hafız Mecid Sesigür, Hafız Ali Gülses, Hafız Nusret Yeşilçay, Hoca Hafız Hasan Akkuş, Hafız Zeki Altun, 1952. (soldaki tespit edilemedi)

Kendisiyle ilgili tasvirlerde sıcakkanlı, zarif ve oldukça kalender-meşrep bir sima olarak karşımıza çıkan Hafız Mecid aynı zamanda son derece duygusaldır. Etrafında gelişen hadiselere karşı aşırı hassasiyeti onu en basit bir meselede dahi aniden öfkelendirebilmekte, fakat hiddeti de çok geçmeden yatışmaktadır. Bir kaydında, icranın orta yerinde ağlamaklı olup birdenbire nefesinin kesildiğine, hatta başka bir kaydın dua bölümünde kendini tutamayıp hıçkıra hıçkıra ağladığına şahit oluyoruz. Hafız Mecid’in yakın ahbabı, meslektaşı Hafız Zeki Altun Kur’an Bülbülleri adlı gazete köşesinde şu hatırayı nakleder:
Unutulmaz eski şöhretlerden biri olan Enderunlu merhum H. İsmail Efendi’nin vefâtında cenaze namazını Mecid Bey’le aynı safta birlikte kıldık. Bana döndü, gözleri yaşlı aynen şöyle dedi: “ Zeki, şu anda Allah’tan şöyle niyaz ettim, benim de ruhumu böyle mübarek bir Ramazan gününde alsın.” O ömrü boyunca Peygamber Efendimizin mevlid ve medhiyelerini okuyan Mecid’in duasını kabul etti ve ruhunu Ramazan ayında Hakk’a teslim etti.
020: Hafız Mecid’in, vefatından önce oğlu Arif Sesigür tarafından çekilmiş olan son fotoğrafı

Mevlidhanlık Geleneği ve Mecid Sesigür
Hafız Mecid’in mevlid okuyuculuğuna geçmeden önce mevlid ve mevlidhanlık üzerine bahis açmakta yarar var. “Mevlid” kelimesi doğum, doğum yeri ve zamanı anlamlarını taşır. Fakat bu tabir Hz. Muhammed’in –kimi zaman da Ehl-i Beyt’in- doğumunu hikayeleştiren manzum eserlerin meydana getirdiği bir edebi türü temsil eder. Osmanlı şairleri tarafından kaleme alınan mevlidler arasında, Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât isimli manzumesi kadar şöhret bulan bir eser olmamıştır. Süleyman Çelebi tarafından 15. yüzyılın başında yazılan bu eserin kıraati ise bir saray ritüeli olarak 18. yüzyılda kurumsallaşmıştır. Böylelikle mevlid, yalnızca bir edebi tür olmakla kalmayıp, aynı zamanda dinî müziğe ait bir formu tanımlamaktadır. Mevlid okuyan kimselere ise mevlidhan denir.
Günümüzde ekseriyetle birinin doğumu, ölümü, kırkı, vs. münasebetiyle, yahut mübarek gün ve gecelerde okutulan Mevlid-i Şerif, önceleri Hz. Muhammed’in doğduğu günde, yani her senenin Rebiülevvel ayının on ikinci gününde, Sultanahmet Camii başta olmak üzere İstanbul’un büyük camilerinde, padişah ve önde gelen devlet erkanının teşrifiyle gerçekleşen görkemli bir törenle kıraat edilirdi. Mehmet Zeki Pakalın’ın Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nün “mevlid alayı” maddesinde “Son zamanlarda nisbeten basit bir şekilde yapılan bu alay vaktiyle büyük bir debdebe ve tantana ile icra edilirdi” denmektedir.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda mevlidi bir müzik formu olarak ele alan ve mevlidhanlık mesleğine dair ayrıntılara kapsamlı bir şekilde eğilen başlıca çalışma Saadettin Nüzhet Ergun’un Türk Musikisi Antolojisi’dir. Ergun’a göre, 16. yüzyılın sonunda teşekkül eden mevlid merasimlerinin müzikal icraları belirli makamlarda bestelenmiş eserler üzerinden yürütülmekte olup 19. yüzyıl mevlidhanlarının hafızalarında yaşayan mevlid besteleri aslında 16 ve 17. yüzyıllara aittir. Bahsedilen antolojide ortaya konan bu argüman belgelerle desteklenmeyip birtakım tahminler üzerinden yürütülür.
20. yüzyıldan itibaren mevlid icralarında sırasıyla Tevhid, Velâdet, Merhaba, Miraç-Münacaat bahirleri –ve kimi zaman Nur Bahri- olmak üzere Süleyman Çelebi’nin şiirinden en az dört bahirin belirli beyitleri seçilmişir. Bu bahirlerin sırasıyla Saba, Rast, Uşşak, Segah/Hüzzam makamlarında kıraat edilir. Kayıtlarını dinlediğimiz 20. yüzyıl mevlidhanlarının, geleneğe uygun olarak, her birinin ayrı makam ve üslup karakterleri taşıyan bu bahirlerden genellikle biri üzerine ihtisaslaştığı anlaşılıyor. Ergun da antolojisinde 19. yüzyıl mevlid kıraatinin dört bahirden oluştuğunu ve bunların sırasıyla Dügah, Hüseyni, Rast ve Irak makamlarında icra edildiğini ifade eder. Bunlar, yukarıda saydığımız makamlara oldukça yakındır; Merhaba ve Velâdet bahirlerinin zaman içerisinde makamsal açıdan yer değiştirmesi olasılığı haricinde bir fark görülmez. Bahirlerde belli makamların tercih edilme sebebi de muğlak olmakla birlikte Halide Edib’in, Sinekli Bakkal adlı romanında mevlid metninin özünü teşkil eden kısım olan Veladet Bahri’nin neden Rast makamında icra edildiğine dair çıkarımı oldukça yerindedir: Peygamberin doğumunu konu alan bu bahrin majör tonda olup yapısındaki vakarla birlikte neşe hissi vermesi arzu edilmiştir.
Hafız Mecid’in klasik Mevlid okuyuşuna getirdiği yenilik tam da burada aranmalıdır. Eskilerin okuyuşuna nazaran kısa müzik cümleleriyle örülü bir kompozisyon anlayışı ve mevlid manzumesinin anlamını ön plana çıkaran goygoysuz okuyuş, Hafız Mecid ekolünün asli hüviyetini oluşturur. Bu türden bir mevlid kıraati, bilhassa 20. yüzyılın müzik kültürü açısından işlevseldir. Bu konuda, merhum Hafız Aziz Bahriyeli’nin, kendisiyle yaptığım bir görüşmede belirttiği;
Mecid Ağabey mevlide yepyeni bir hava getirdi. Eskinin okuyuşu gaygaylıdır, bu da hem şiirin anlaşılmasını güçleştirir hem dinleyeni yorar. Böyleyken mevlidin bütün bahirlerinin okunması saatler sürebilir. Hafız Mecid’in okuyuşu ise gaygaysız, güfteyi anlaşılır kılan ve dinleyenleri yormayan bir okuyuştur. O, bu şekilde okuyarak mevlidin süresini kısalttı ve insanlara mevlidi sevdirdi. Mecid Ağabey, mevlidcilikte hepimizin piriydi.
şeklindeki ifadesi, bir sitayişten öte, Mecid ekolünü tedkik ve çağının müzik kültürüne kattığı değeri takdir eder niteliktedir. Hafız Mecid’in sesinin karakterine değindikten sonra bu konuya tekrar döneceğiz.
Meşhur Hafız Sami Merhum adlı kitabında Ali Rıza Sağman, Hafız Mecid’in mûsikîdeki mesleğini ve sesinin özelliklerini detaylı olarak açıklamaktadır:
Bugün, bilhassa mevlidcilikte en çok muvaffak olanlardan biridir. Sesi boğuk gibi görünürse de değildir. Oldukça perdelidir. Toktur. Falsosuzdur. Süreklidir. Orijinal nağmeler yapar. Ancak, Süleyman gibi tizlerde sürekli okumak cihetine gitmez. Tiz perdeleri yalama gösterir ve ortalara iner.
Benzer ifadelere, yazarın Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar adlı kitabında da “Hafız Mecid’in sesi kalın, tonlu, perdeli. Kuvvetli, sürekli. Falsosuz. Nağmeleri orijinal (Bazen Kemalimsi). Pestlerde tok ve kalın olan bu ses, tizlerde kısmen incelir ve keskinleşir ve pek tatlılaşır” şeklinde rastlıyoruz.

021: Oturanlardan sağdan ikinci Hafız Mecid, sağdan dördüncü ise Hafız Ali Rıza Sağman’dır. Ön sırada soldan üçüncü şahıs Hafız Zeki Altun olup ayakta duranlardan soldan üçüncü ise Hafız Nusret Yeşilçay’dır.

Hafız Mecid, gerek tiz, gerek pest bölgelerde aynı muvaffakiyetle okuyabilmekte ve bunlar arasında kolaylıkla gidip gelebilmektedir ki bu hususlar, hacim olarak oldukça büyük bir form olan ve en pest bölgeden en tize kadar genişlemelere ihtiyaç duyan mevlid kıraati için son derece önemlidir.

022: Hafız Mecid mevlid okurken

023: Hafız Mecid’in kürsüde mevlid okurken çekilmiş fotoğrafı

Hafız Mecid, Şemsi Sılkım’ın kendisiyle yaptığı “Mevlid Profesörü: Mecid Sesigür” adlı röportajda “Eski mevlidcilerle bugünküler arasında bir mukayese yapabilir misiniz?” sorusuna tevazu göstermeksizin “Eski mevlidcilerin okuyuşu ağır idi, bugün o şekilde okusak kısa bir zamanda sesimiz oturur. Bugün için sık sık mevlid okunuyorsa çığırını ben açtım. Halen bütün mevlidciler benim usulümden gidiyorlar ki, bu en isabetlisidir” cevabını verir. Bu cevap, klasik mevlid okuyuşunun sağladığı teknik avantajı göz ardı etmez; fakat mevlid icrasının geleceğini, ortaya konan bu yeni üslupta bulur.
Aynı röportaja göre “35 seneden beri Mevlid okuyan kır saçlı Hafız Mecid Sesigür, tam bir İstanbul çocuğu Türkçesiyle konuşuyor ve Mevlidi de o selis Türkçesiyle adeta konuşur gibi” okuyordu. Özetle, vezinleri uzatmayan, kısa ve melodi bakımından yoğun müzikal cümlelerle örülü, şiirin manasını önplanda tutan, dinleyiciyi yormayan, goygoysuz ve dinamik okuyuşuyla Hafız Mecid Sesigür, Emin Işık’ın da tarif ettiği gibi, mevlidde devrim yapan kişidir.
Mecid, yaşadığı dönemde ehil olmayan kişilerin radyoda mevlid okumasından da şikayetçidir:
Her önüne gelenin okuması hakikaten tenkit mevzuu oluyor. Bunu önlemek için jüri şart. Radyonun bir edebi heyeti var, orada okumak isteyenler nasıl bu heyetin imtihanından geçerse, Süleyman Çelebi merhumun şaheseri okunurken ve hatta bütün İslam alemi dinlerken bunu okuyanların da jüriden geçmesi icap eder.
Hafız Mecid’den sonra sayıca çok fazla mevlidhânın yetiştmiş fakat ne yazık ki sanatında bu denli çığır açabilen bir kimse çıkmamıştır. Hafız Mecid’in ardından o tavrı devam ettiren mevlidhânlar da yok denecek kadar azdır.

024: Dönemin ünlü din bilgini Şemseddin Yeşil ile. Aynı sırada sağdan ikinci Hafız Ali Rıza Sağman, sağdan dördüncü Hafız Ali Gülses ve sağdan beşinci Hafız Mecid Sesigür.

Bir sonraki kuşağa bakıldığında Hafız Mecid stilinde mevlid okuyuşunun birtakım temel unsurlarına Hafız Aziz Bahriyeli’de rastlanır. Ayrıca, 20. yüzyılın ünlü solistlerinden Bekir Sıdkı Sezgin’e ait az sayıda mevlid kaydında da bu üsluba yakınlık kendini belli eder. Bekir Sıdkı da, Aziz Bahriyeli gibi Hafız Mecid’den meşk eden okuyuculardandı. Ne var ki bu kuşağın bir diğer önemli siması olan Kani Karaca, gençliğinde Hafız Mecid’le teşrikimesaisine rağmen Hafız Kemal okuyuşuna yakındır. Özetlemek gerekirse, Hafız Mecid okuyuşu, camii musikisinde ekolleşmiş son mevlid tavrıdır demek yanlış olmayacaktır.

025: Bolu Şöförler Derneği Mevlidi, 1952. Oturanlar (sağdan sola): Hafız Esat Gerede, Hafız Mecid, Hafız Ali Gülses, Hafız Zeki Altun, Hafız Kani Karaca, Hafız Nusret Yeşilçay.

026: Hafız Mecid, dönemin bir ünlü hafızlarından Esat Gerede ile bir uçak yolculuğu dönüşünde.

Müzisyenliği
Hafız Mecid’in öncelikle bir mevlid mütehassısı olduğunu tekrarlamalıyız. Bununla beraber, Hafız Mecid mevlidhanlığının yanı sıra kudretli bir mersiyeciydi. Elimizde bulunan Çanakkale Şehitleri ve Kerbela mersiyeleri bunu ispatlar. Oldukça tiz perdelerde gezinen, teknik nüanslardan öte samimi bir üslubun hakim olduğu iki kayıt da emsalsizdir. Coşku yoğun bu kayıtlarda Hafız Mecid neredeyse hiç geçki yapmaz. Fakat, mesela, Çanakkale Mersiyesi’nin hemen ardından girilen mevlid bölümünde atmosfer bir anda değişir. Okuyuş daha teknik, süslü, geçki bakımından zengin bir hâl alır. Burada vurgulanması gereken, Hafız Mecid’in, neyi nasıl okuması gerektiğini çok iyi bildiğidir. Bu husus, musikinin olmazsa olmazlarındandır. Mersiyelerinin yanı sıra, az sayıda gazel icraları da oldukça başarılıdır. Mevlidhanlığı ve mersiyeciliğindeki kadar olmamakla birlikte Hafız Mecid, gazel okuyuşunda belirli bir mevkii sahibidir. Fakat aynı şeyi Kuran okuyuşu için söylemek zordur. Nitekim, Sağman’ın belirttiği gibi “tilavette ün salmamıştır”.
Hafız Mecid, müziğin inceliklerine vakıftı. Enstrüman çalmanın da sağladığı avantajlardan biri olsa gerek, makam bilgisi ve perde hakimiyeti oldukça fazlaydı. Kendisinin de buna önem verdiği biliniyor. Emin Işık, gençlik zamanlarında merhum Kani Karaca ile birlikte birkaç kez Hafız Mecid’in de bulunduğu mukabelelere gittiğini, böyle bir zamanda üstadın, eliyle Kani Karaca’yı işaret ederek “bu adam bu perde hassasiyetiyle hepimizi geçer” dediğini naklediyor.

027: Saadettin Kaynak ile birlikte. Ayakta sağdan ikinci Kani Karaca’dır.

Hafız Mecid okuyuşu ayakları yere basan bir okuyuştur. Teknik kaidelerin günümüzde olduğu gibi gelişi güzel değil, aksine bilinçli ve kararlı bir şekilde uygulandığı fark edilir. Bu noktadan, günümüz camii müziği icralarında işin nazari tarafının fazlasıyla ihmal edildiğine; Kuran’ın, mevlidin, ezanın, vs. kulaktan dolma nağmelerle rastgele okunduğuna şahit olmak üzücüdür.

028: Fatih’te Kamer Düğün Salonu’nda. Sağdan birinci Darbukacı Necdet Gezen (Müjdat Gezen’in babası) ve sağdan ikinci Udi Hasan Erkoç (Fatih Erkoç’un babası). Soldaki şahıs tespit edilemedi.

Hafız Mecid’in bir mahareti de makam geçkilerindeki ustalığıdır. Bir makamdan diğerine geçiş, genellikle üçüncü bir makam aracılığıyla olur. Fakat Hafız Mecid, bazı zamanlar bunu yapmaya ihtiyaç duymadan, tuttuğu perde üzerinde yalnızca aralıklarla oynayarak ani perde değişimleri yaparak bir makamdan diğerine geçer. Buna bilhassa mevlidlerinde sıkça rastlanır. Neyzen Niyazi Sayın, bazı taksimlerinde rastladığımız, Acem perdesini tutup bu perde üzerinde bir glissando ile Eviç perdesini yakaladığı meşhur “Acemaşiran’dan Evcara’ya geçiş” ezgisini ilk defa Hafız Mecid’den duyduğunu öğrencisi Ömer Erdoğdular’a söylemiştir. Niyazi Sayın, aralarında Mesud Cemil, Yorgo Bacanos gibi sanatkarların bulunduğu bir radyo icrasında bu geçkiyi yapmış ve dinleyenleri hayran bırakmıştır. Kısacası, Hafız Mecid okuyuşu, kendine has modülasyonları içeren, sanatlı bir okuyuştur.

029: Hafız Mecid şarkı veya gazel seslendirirken.

Mevlidhanlık mesleğinde karar kıldığı orta yaşlarına kadar Hafız Mecid’in piyasada çalıştığını, gazinolarda şarkı ve gazel okuduğunu biliyoruz. Daha önce de belirtildiği gibi, ileri yaşlarında, tercihen ve yorgunluğunun da etkisiyle piyasadaki işlerini tamamen bırakacak ve mevlid okumada karar kılacaktır. Hafız Mecid’in, lâ-dinî müzik kültürü bakımından romantik dönem bestekârlarını benimsediği de belirtilmelidir. Sevdiği ve takdir ettiği bestecileri şöyle sıralar: “Şevki Bey, Hacı Arif Bey, Mahmud Celaleddin Paşa, Rakım Elkutlu ve bilhassa Sadeddin Kaynak, Münir Nurettin ve Yesari Asım Beyler”.

030: Orta sırada sağdan ikinci: büyük bestekâr Saadettin Kaynak; soldan birinci Mecid Sesigür. Ayakta ortada duran kişi ise Kani Karaca.

031: Orta sırada sağdan ikinci kıymetli bestekâr Rakım Elkutlu. Hafız Mecid önde, çömelmiş hâlde.

Şairliği ve Bestekârlığı
Hafız Mecid Sesigür’ün tespit edebildiğimiz dört şiiri bulunmaktadır. Bunlar arasında, bilhassa Kadir Gecesi için yazdığı eseri oldukça önemlidir. Bu şiir, bazı müzisyenler tarafından ya bestelenmiş yahut serbest formda okunmuştur. Mecid’in yakın arkadaşı ve meslektaşı Hafız Zeki Altun bu güfteyle biri Hüseynî, diğeri Hicâzkâr makamında iki ilahî bestelemiştir. Ayrıca, Nuruosmâniye Camii’nin eski müezzinlerinden rahmetli Dursun Çakmak’ın bu güfteyle bestelediği bir Rast Tevşih’i vardır. Hafız Mecid, bu şiirini Kadir Gecesi’nde okunan mevlidlerin bahirleri arasında serbest formda, yani kaside şeklinde okumuştur. Diğer yandan, Bekir Sıdkı Sezgin bu şiiri yine bir Kadir Gecesi’nde okumuş ve bu icrasıyla en az hocası kadar muvaffak olmuştur.

032: Hafız Mecid’in Hafız Ali Gülses’e imzalayıp hediye ettiği fotoğrafı, 5 Nisan 1941.

KAYNAKÇA
Türkan Alvan. Said Paşa İmamı Hasan Rıza Efendi. İstanbul: FSMVÜ Yayınları, 2013.

Esad Efendi, Vakanüvis Esad Efendi Tarihi (haz. Ziya Yılmazer) İstanbul: Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 2000.
Cumhur Enes Ergür. Zeki Altun: Hayatı ve Eserleri. Türk Tasavvuf Mûsikîsi ve Folklorunu Araştırma ve Yaşatma Vakfı, 2004
Kemal Güran. 20. Yüzyılda Kızılcahamam-Çamlıdere’de Yetişen Ünlü Hafızlar. ESYAV, 2008.
Hızır İlyas Efendi. Vakayi-i Letaif-i Enderun. İstanbul: Darü’t-Tabaatü’l-Amire, 1859.

Mehmet Zeki Pakalın. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. c.3, Milli Eğitim Basımevi, 1993.
Necla Pekolcay. Süleyman Çelebi: Mevlid (Vesîletü’n-Necât). Dergâh Yayınları, 1992.
Ali Rıza Sağman. Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar. Fakülteler Matbaası, 1951.
Ali Rıza Sağman. Meşhur Hafız Sami Merhum. Ahmet Sait Matbaası, 1947.

Start typing and press Enter to search