BEN HAYDAR’A GÖNÜLDEN BAĞLIYIM

Sümeyye Küçükkural

Fatih İstanbul’un kalbidir. Şehrimizin sahip olduğu tarihî ve kültürel zenginliklerin ciddi bölümü ilçemizde yerini alıyor. Bu zenginliklerin içinde elbette korumamız, kayıt altına alınması gereken sözlü tarihimiz de var. Geçmişin tanıklıkları, hikâyeleri, adetleri, Fatih’e özgü meseleleri ve alışkanlıkları ilçemizin hafızası sayılan Fatihliler tarafından nesilden nesile aktarılıyor. Fatih Belediyesi “Sözlü Tarih Araştırmaları” projesi kapsamında görüştüğü farklı isimlerle bu tarihi kayıt altına almayı hedefliyor. Bu çalışma kapsamında görüşülen isimlerden biri de Mazlum Denizkuşu.
Denizkuşu, Haydar Mahallesi’nde doğup büyümüş. Çocukluk günlerinde komşuluğun ne demek olduğunu çok iyi öğrenmiş. Yazlık sinemalardan ilkokulda yaptıkları gösterilere kadar Fatih’in eski günlerinde yaşananları tüm ayrıntılarıyla anlatıyor. Denizkuşu’nun Fatih’ini gelin birlikte dinleyelim:

Fakir bir ailede büyüdüm, o zamanlar fakirlik çok fazlaydı ama çok da mutluyduk. Fatih Haydar’da doğdum. Haydar Mahallesi Çeşme Sokak 5 numara bizim evimizdi. Benim babam, dedelerim hep orada doğup büyümüşler. Çocukluğumda Fatih Camii’nin önündeki alan -Haliç tarafına bakan taraf değil de Vatan Caddesi’ne bakan- yani Fevzi Paşa Caddesi boş bir araziydi. Bizden büyük ağabeyler o arazide top oynardı. Biz de onları seyrederdik. Aslında Fatih’teki tüm boş arsalar bizim oyun alanlarımızdı. Parasız olmamıza rağmen her şeyim, tüm yaşamım çok güzel geçti. Benim çocukluğumda Haydar’daki aileler insanlar çok iyiydi, çok güzel insanlarla yaşadık. Evimiz ahşaptı, önde bahçesi vardı. Sokağımızdaki tüm evler böyleydi. Annem, babam ve altı kardeş beraber yere yatak serer öyle uyurduk. Evde tahtakurusu gelmesin diye yattığımız yatağın kenarlarına ısırgan otunu serer, kendimizi dairenin içine alırdık. Tahtakurusu geldiği zaman otu aşamazdı. Bir gün böyle uyurken, bir ara uyandım bir baktım annemin canı sıkılmış camdan bakıyor. Saat gecenin üçüydü. Karşı komşumuz da gaz lambasının yandığını görünce, “Hayrola Firdevs Hanım niye kalktın” diye anneme seslendi. Annem de canım sıkıldı uyku tutmadı deyince, e hadi çay demleyip kapıya çıkalım, dediler. Sonra birkaç komşu daha dâhil oldu sabaha kadar birlikte sabahladılar. Bizim eski komşuluklarımız böyleydi, birini uyku tutmasa, diğeri ona eşlik eder fedakârlık yapardı. Bunun gibi birçok güzel hatıraya sahibim. Komşuluk bizim için çok önem verilen bir şeydi. Komşularımız diye değil, komşu ailemiz diye kavram vardı. Kapılarımızda kilit yoktu, anahtar yoktu. Komşular ne pişirirse ne yaparsa hemen diğer komşuya da götürürdü. Hiç kimse birbirine kızmaz huzur sükûnet vardı. Biz o günlerde yetiştik, ne mutlu bizlere ki öyle günler gördük. Şimdi maalesef böyle değil. Ne komşu kaldı ne de komşuculuk kaldı. Hey gidi günler!

ESNAFIN UNUTULMAZ İKRAMLARI
Fatih Karadeniz Caddesi üzerinde çok güzel esnaflarımız vardı. Şekerci Celal ağabey vardı Küçük Mustafa Paşa’da. Ben o zaman 10 yaşındaydım. Celal ağabeyin dükkânına gider, bakardım. O tulumbaları makasla kesişini, tatlı suyun içine düşüşünü izlerdik. Sonra gelir bize, çocuklar ne oldu, ister misiniz, yer misiniz der bize yaptığı tatlıdan verirdi. Esnafımızın hepsi böyleydi. Dükkânda ne varsa, bizim neyi arzu ettiğimizi anlar ondan bize ikram eder, para da almazlardı. İnsanımız paylaşımcıydı.

ATATÜRK’ÜN ÖLDÜĞÜ GÜNÜ HATIRLIYORUM
Fatih Camii’nin hemen arkasındaki ilkokula gidiyordum. Bir gün okuldan eve geldiğim zaman bir de baktım ki annemle babam ağlıyor. Ne oldu dedim niye ağlıyorsunuz “Ata gitti, Ata gitti” dediler, en sonunda “Atatürk öldü” dediler. Ben de ağlamaya başladım. Hava kararmaya başladığında babamla beraber Eminönü Camii’nin avlusuna gittik, orada cenazeyi beklerken sabahladık. Ertesi günü sabah bando sesi duymaya başladık. Babam cenazenin Dolmabahçe’den çıkıp, Eminönü’ne doğru geldiğini söyledi. Tabii o zamanlar İstanbul boş olduğu için Fatih Camii avlusunda top oynarken Tepebaşı’nda yapılan konserlerin sesi bile gelirdi. Dolmabahçe’den çıkan bando takımının sesi de Eminönü’ne kadar geliyordu. Biz bekleyerek cenazenin motora bindirilişini gördük. Namazı Dolmabahçe’de kılıınmıştı. Eminönü’nden motorla Haydarpaşa’ya, oradan da trenle Ankara’ya gidecekti Atatürk’ün naaşı. Ben de herkesle birlikte çok ağladım. O günü hiç unutmuyorum.

CAMBAZHANELER KAYBOLDU
Çocukluğumda bir de Balat’ta, Fener’de cambazhaneler vardı. O zamanlar henüz sinemalar yoktu, Boncuk Ömer vardı. Telin üzerinde bir elinde sopayla yürür, düşer gibi yapardı. Sonra sinemalar yaygınlaşınca cambazhaneler kayboldu. O yıllarda milli bayramlar da çok güzel, çok coşkulu kutlanırdı. Çevre okullardan tüm öğrenciler Vatan Caddesi’ne gelir, burada törenle geçişler yapılırdı. Kızlarımdan biri şimdi 70 yaşında, o da bu törenlerde yer aldı. En önde gidenin elinde bayrak olur, arkasına da düzgünce kıyafetlerini giymiş öğrenciler sıralanırdı. Askeri yürüyüşler de olurdu. Vatan Caddesi’nin yapımını da çok iyi hatırlıyorum. Öncesinde burada dere akardı, etrafı biraz da kötü durumdaydı, balçıktı. Bizzat yapım faaliyetlerin içinde de bulunmuştum. O günlerde halk uçak mı indirecekler demişlerdi Vatan Caddesi için. Şimdi bu cadde yetmiyor bile.

CÜNEYT ARKIN’LA FİLMLER ÇEKTİK
Mahallemiz Haydar’ın en güzel özelliklerinden biri de, Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi ve önemli paşaların burada oturuyor olmasıydı. Hava Kuvvetleri Orgeneral Tekin Arıburun, Deniz Kuvvetleri Oramirali hep Haydar’da doğmuş ve ikamet etmişler. Sırf bu sebepten bile Haydar’lı olduğum için kendimi ayrıcalıklı hissediyorum. Ben de Haydar’da yazlık sinema işlettim bir dönem. En iyi filmleri getirirdim. Haydar sinemasının müşterilerine layık olacak şekilde hizmet vermeye çalıştım. Bazı usta sanatçılarımızla da çok anılarımız var. Cüneyt Arkın’ın bazı Malkoçoğlu serilerinde de oynamışlığım vardır. Bir gün Cüneyt beni aradı, “Mazlum abi yarın Şişli Camii’nin arkasında plato var, oraya gelebilir misin, film çekeceğiz” dedi, ben de gelirim dedim. Birkaç bir şey de istedi gelirken, aldım götürdüm. Bekliyoruz çekimi ama bir türlü başlamıyor. Meğerse filmde oynayacak rahip rolündeki kişi gelmemiş, o bekleniyormuş. Sonra Cüneyt, “Mazlum abi burada o oynasın rahibi” dedi. Beni giydirdiler, sonra yapacaklarımı söylediler. Bu şekilde bana filmde yer verdiler. Yine bazı filmlerde bu tarz rollerde oynadım. Biz Cüneyt ile çok iyi ahbaptık. Onunla şöyle de bir anımız var. Bir gün Cüneyt’in Malkoçoğlu filmlerinden biri çekiliyor, ben de setteyim. Benim baldız geldi, hanım hamileydi o günlerde. Doğum yapmış. Enişte evde seni bekliyorlar isim koymak için, dedi. Ne oldu diye sorunca, erkek oldu dedi baldızım. Cüneyt hemen gelip, Mazlum abi hayırdır, dedi. Durumu anlatınca, Cüneyt olsun adı dedi. Ben de oğlumun adını bu şekilde Cüneyt koydum.

Haydar Spor Kulübü Başkanı olarak bugün hâlen görev yapıyorum. 53 senedir bu kulübün başkanlığını yapmaya çalışıyorum. Haydar’da beni çok seviyorlar, ben de onları çok seviyorum, hiç kopamıyorum buradan. Fatih’i Haydar’ı tarif etmek için Fatih’te yaşamak ve bu duyguyu bilmek gerek. Bugün çok değişti ama bütün çocukluğum, gençliğim anılarım burada. Keşke yeniden dünyaya gelsem de yeniden de onlarda dünyada olsalar da o güzel günleri yaşasam. 94 yaşındayım hâlâ güzel günler yaşıyorum ama o zamanların tadı başkaydı. Haydar benim için her şey demektir. Ben Haydar’a gönülden bağlıyım.

Start typing and press Enter to search