Turi Sina Kilisesi

BİR FENER YAPISI ÖRNEĞİ: TUR-İ SİNA METOKHİONU

Murat sav

Tarihî sur içi, kardeşçe yaşamın somut varlıkları olan dinî yapıların belki de en güzel örneklerinin toplandığı, açık hava müzesi özelliğinde bir bölge. Haliç kıyı kesimi Osmanlı döneminde iskâna ve yapılaşmaya açılmıştır. Günümüze değin Osmanlı yapılaşması çoğunlukla yitirilmiştir. Buna rağmen çok değerli, döneminin tanıklıklarını yapmış anıtsal yapılar mevcudiyetini sürdürmektedir. Bunların önde gelenlerinden birini Tur-i Sina Manastırı’na ait yapılar oluşturmakta. Yakınındaki Bulgar Patrikliği’ne bağlı Sveti Stefan Kilisesi, Balat yönünde ise Yusuf Şücaeddin Camii, bu birlikteliğin en güzel ve çarpıcı örnekleri. 

Tur-i Sina Kilisesi, Osmanlı döneminde “Aya Yani Kilisesi” olarak telaffuz edilmekte olup vakıf kütüğünde, “Aya Yani Kilisesi ve Manastırı” adıyla kayıtlıdır. Misafirhane, “Müştemilat” olarak kayıtlıyken iki adet de kâgir dükkândan bahsedilmektedir. Kilise ve bağlı yapıların mülkiyeti “Aya Yani Kilisesi ve Manastırı Vakfı” adına kayıtlıdır.

Kilisenin Konumu

Günümüze ulaşmış hâliyle manastırın kütüphane ve misafirhane bölümleri, 18. yüzyılda inşa edilmiş, tam olarak Batı etkisine girmese de özellikle bezemelerinde bu etkinin yoğun biçimde hissedildiği yapılar olarak günümüze ulaşmıştır. Bu yapıların kuzeyinde kilise yapısı bulunmakta. Kilise, Yol Gösterici Yahya’ya (Vaftizci Yahya/Ioannes Prodromos) adanarak yapılmıştır. Tarih sahnesine ilk ne zaman çıktığı çok kesin olmamakla beraber bazı kaynaklar kilisenin 1334 yılından itibaren mevcudiyetini kabul eder. Ancak bu konuda topografik ve arkeolojik deliller mevcut değildir. Dionysios Byzantios’un Roma döneminden günümüze kadar ulaşan kitabında Haliç kıyısının arazi durumu anlatılmıştır. Kilisenin bulunduğu bölge Bizans döneminin Petrion ve Palation arası olup, surların denize en yakın olduğu yerdi. Düzlük alan Haliç kıyısında son derece az bulunmaktaydı. Nitekim 1204 yılındaki Latin istilası sırasında Latinlerin surlara en çok yaklaştıkları ve saldırdıkları yerler bu civarlara denk gelmekteydi. Dolayısıyla sur dışında düzlük alanın neredeyse hiç bulunmadığı bu gibi yerlerde Bizans dönemine ait yapılara rastlanılması biraz zayıf bir ihtimal olarak değerlendirilmektedir. Osmanlı döneminden itibaren artık surların askerî açıdan önemini yitirmesiyle sur dışı yapılaşmaya açılmış ve düzlük alanlar da genişletilmiştir. 

Şekil 1. 1776 yılında Kauffer tarafından yapılan İstanbul haritasında Aya Yani Kilisesi adı okunmaktadır.

Şekil 2. Pervititich Haritası’nda kilise ve birimleri.

Vaftizci Yahya Kimdir?

Hz. İsa’nın geleceğini müjdeleyen, kendisine inanan insanları Şeria Nehri’nde vaftiz eden Vaftizci Yahya’nın Hz. İsa’yı da vaftiz ettiğine inanılmaktadır. Vaftizci Yahya, “Müjdeleyen, yol gösteren” gibi tanımlayıcı ifadelerle anılmaktadır. Nitekim Ortodoks inancı için önemli bir yere sahip olan Yuhanna İncili’nin ilk bölümünde: “Yahya O’na tanıklık etti. Yüksek sesle şöyle dedi; Benden sonra gelen benden üstündür. Çünkü O benden önce vardı…” denilmekte ve Hz. İsa’nın geleceği müjdelenmektedir. Yaydığı fikirlerden dolayı tutuklanan Vaftizci Yahya öldürülmüş, kafatası ve parmak rölikleri sonraki süreçte, Bizans döneminde İstanbul’a getirilmişti. Fetihten sonra Topkapı Sarayı’nda korunan bu rölikler bir ara Latinlerce Avrupa’ya kaçırılmış ve sonrasında geri alınmıştır. Bizans coğrafyasında adına en çok kilise yapılan dinî karakterlerin başında gelmektedir. Vaftizci Yahya’ya adanan en önemli yapılardan biri İstanbul’da bulunmaktadır. Şu an Yedikule’de İmrahor İlyas Bey Camii adıyla bilinen bu yapının özgün adı Studios Manastırı Kilisesi’dir. 

Şekil 3. Ayasofya güney galerisindeki Deisis Mozaiğindeki Vaftizci Yahya’ya ait betimleme.

Tur-i Sina Manastırı ve Yapılanması

Kompleks dâhilinde, Haliç surlarına dönük cepheleriyle kütüphane ve misafirhane yapılarıyla, avlu giriş kapısıyla Haliç yönünde kilise yapısı uzanmaktadır. 

Kilise, İskenderiye Patrikliği’ne bağlı bir metokhion idi. Aslında “misafirhane” adıyla tanımlansalar da içinde konaklamayla birlikte ibadet de yapılan bu tip yapı topluluklarında bir kütüphane de bulunmaktaydı. Söylenceye göre, Yavuz Sultan Selim döneminde inşa edilmiştir. Sultanın Mısır Seferi sırasında Sina’da kendisine yardımları dokunan bir rahibin dileği üzerine bu küçük manastır kompleksini inşa ettirmiştir.

Osmanlı döneminde yapının adına ilk olarak, Zafer Karaca’nın yazdığına göre, Tryphon Karabeinikov’un hazırladığı ve 1583 yılına ait kiliseleri gösteren bir listede rastlanmaktadır. Çok sayıda yangın geçiren kilise, 17. yüzyılda ve 18. yüzyılın ortalarına doğru kapsamlı onarımlar geçirmiştir. 18. yüzyıldaki onarım ise Giritli Nikephoros tarafından gerçekleştirilmiştir. Günümüze ulaşan hâlini içeren son müdahale 19. yüzyılın ortalarına aittir. Kilisenin önündeki sundurma kısmının son büyük onarım dönemine ait olduğu sanılmaktadır. 

Osmanlı döneminde inşa edilen tüm kilise yapıları gibi bazilikal plandadır ve üç neflidir. Bu dönemde yıkılmaya yüz tutan mevcut kiliselerin yeniden yapımına izin verilmekteydi. Yonu taşı ve tuğlayla inşa edilen Tur-i Sina Kilisesi de bunlardan biriydi. Yaklaşık 34×15.50 m ebatlarında, batı-doğu uzamında gelişen yapının batısında bir narteks, yani hazırlık mekânı, doğusunda bir apsis bulunmaktadır. Kilisenin üstü, ahşap konstrüksiyonlu ve iki yana eğimli, kırma çatıyla örtülüdür. Tavan, iç mekânda semerdam biçiminde düzenlenmiştir. Nefleri yapıldığı dönemin bir özelliği olarak mermer taklidinde sekizer adet ahşap sütun ayırmakta, ritüel açısından önem arz ettiği üzere bemada ahşap bir templon yer almakta ve üzerinde bitkisel, geometrik motiflerle birlikte konusunu İncil’den alan çeşitli ikonalar bulunmaktadır. Sütunların çapları kaideden başlığa doğru incelmektedir. Ayrıca ana mekânın batı cephesinde kadınlar için bir galeri mevcuttur. Duvarlarda, tıpkı templonda olduğu gibi, bitkisel ve geometrik bezemelere yer verilmiştir. Bema ile yakınında ahşap despot koltuğu ile ambon (vaaz kürsüsü özelliğinde) konumlandırılmıştır. 

Şekil 4. Kilisenin batı cephesinden görünüş.

Şekil 5. Kilisenin naosundan görünüş (Koruma Kurulu Arşivi’nden).

Kilise ve diğer yapı birimleri, çevre kotunun zaman içinde yükselmesi sonucu biraz gömüde kalmıştır. Manastırın rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri, mülkiyet sahibi Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yakın zaman önce hazırlanmıştır.

Yapı topluluğunun birimlerinden olan misafirhane yapısı, tipik 18. yüzyıl üslup özelliklerine göre inşa edilmiştir. Yaklaşık olarak 11.5×8.5 m ebatlarındaki misafirhane yapısının zemin katı bir zamanlar demirci atölyesi olarak kullanılmıştır. Üç katlı yapı kirpi saçaklı ve kırma çatısı, ayrıca taş konsollarıyla belirgin bir mimari konsepte sahiptir. Kütüphane binası iki katlıdır ve 6,75×9,60 m ebatlarında oturum alanına sahiptir. Tonoz içlerinde oldukça üslupsal bezemelere sahiptir.

Eski haritalardan, yapı topluluğunun aksında, Haliç kıyısında manastıra gelir getirmesi için kullanılan kayıkhanenin varlığı bilinmektedir. Vakıf kaydında yer alan “iki bap dükkân” tabirinden anlaşıldığına göre, manastırın daha başka kira gelirleri olabileceği düşünülmektedir.

Şekil 6. Eski bir fotoğrafta avlu giriş kapısının görünüşü (Çiğdem Karamanoğlu’ndan).

Şekil 7. Reşat Ekrem Koçu’nun  İstanbul Ansiklopedisi’nde yayımlanan ve misafirhane ile kütüphanenin yol cephesi görünüş çizimleri.

Şekil 8. Kütüphane yapısının eski bir fotoğrafta cephe görünüşü (Çiğdem Karamanoğlu’ndan).

İskenderiye Patrikliği ve Tur-i Sina Manastırı

Ortodoks inancı açısından önemli olan patriklik merkezlerinden biri, Mısır’ın İskenderiye kentinde bulunmaktadır. İstanbul’daki bazı dinî yapılar kendi bölgesinde etkin olan bu patrikhaneye bağlıdır. 16. yüzyıla tarihlenen bazı belgeler Tur-i Sina Manastırı’nın İskenderiye Patrikliği’ne bağlı olduğunu kanıtlamaktadır.

Manastırın işleri, Sina’da bulunan, “Sina Dağı Manastırı” adıyla da anılan ve geçmişi 6. yüzyıla kadar inen Katerina Manastırı tarafından yapılmaktaydı. Tur-ı Sina, bir nevi bu manastırın İstanbul’daki temsilcisiydi. Bizans İmparatoru Iustinianus’un ihsanlarda bulunduğu Katerina Manastırı, günümüzde de varlığını devam ettirmektedir. İçinde çok değerli bir kütüphanenin yer aldığı Katerina Manastırı’nda minyatürlü el yazması üretimi yapılmaktaydı. 19. yüzyılda Katerina Manastırı’nda keşfedilen ve mevcuttaki en eski İncillerden biri olarak kabul edilen (4. yüzyılın ortalarında yazıldığı sanılmaktadır) Sina Mukaddes Kitabı, Eski ve Yeni Ahit’in yanı sıra Barnabas’ın mektubunu da içermektedir. 

Şekil 9. Aslının Yavuz Sultan Selim tarafından İstanbul’a getirildiğine ve Hz. Muhammed dönemine ait olduğuna inanılan ahitnamenin Sina Dağı Manastırı’ndaki kopyası (https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Covenant_of_prophet_muhammad(charter_of_privileges_translation).

Katerina Manastırı ve Hz. Muhammed 

Hz. Muhammed’in Sina’daki Katerina Manastırı’nı ziyaret ettiği rivayet edilir. 623 yılında manastırdan bir heyet Hz. Muhammed’e gelerek manastırlarının korunması için kendilerine bir belge verilmesini ister. Manastırın Hz. Muhammed’in verdiği bu belge sayesinde yaklaşık 1400 yıldır iki din arasında barış ve hoşgörünün bir simgesi olarak yaşamaya devam ettiğine inanılır. Söylenene göre, Yavuz Sultan Selim de 1517 yılında bu bölgeyi ele geçirdiğinde manastırın ayrıcalıklarını içeren belgeyi onaylamış ve Hz. Muhammed döneminden kalan orijinal belgeyi alarak İstanbul’a getirmiş, kopyalarını Sina Manastırı’nda bırakmıştır. Yine inanışa göre, Hz. Ali’nin yazdığı orijinal ahitnamenin üzerinde Hz. Muhammed’in el izi (bir nevi mühür) bulunmaktaydı, kopyaların üzerine de bu iz işlendi. İstanbul’a inşâ edilen Tur-i Sina Manastırı’na da el kabartmasını içeren bir mermer kitabe konuldu. 

Şekil 10. Kütüphane yapısının bir tonozundan kalem işi bezemesi ve sütun başlığı (Buka Mimarlık’tan).

Start typing and press Enter to search